Bugün günlüğümün sayfalarını acıyla dolduruyorum. Sanki kalbime bir bıçak saplanıyor.
Yeni, bembeyaz mutfağımda, on birinci kattaki lüks dairemin panoramik pencerelerinden İstanbul manzarasını seyrederken, Arda pahalı fincanından yudumladığı kahvenin tadını çıkarıyordu. Ütülü takım elbisesi, özenle taranmış saçları ve kendinden emin duruşuyla bu hayata alışmıştı—kusursuz, pürüzsüz, geçmişten iz taşımayan bir hayat. Tam o sırada kapı çaldı. Kaşlarını çattı: “Yine mi?” Mermer tezgâha fincanını bırakıp isteksizce kapıya yöneldi.
— Kim o?
— Benim oğlum… annen.
Donakaldı. Kapının önünde, soğuktan büzülmüş, eski bir kabanın içinde duran bir kadın vardı. Başında yıpranmış bir eşarp, ellerinde torbalar dolusu ev yapımı reçel, pekmez, zeytinyağı… Ayaklarında ise yıpranmış lastik ayakkabılar. Dudakları soğuktan çıktı titriyordu, ama daha çok da heyecandan.
— Anne? Neden aramadın? — fısıldadı Arda, sessizce etrafına bakınarak. Bir komşu görür diye içi titriyordu.
— Aradım oğlum, telefonun kapalıydı. Köyden geldim… bir derdimiz var. Sensiz olmaz…
Derin bir nefes aldı, annesini hızla içeri çekti ve kapı dış etti. Gözleri panikle etrafı taradı—nasıl saklayacaktı?
Arda, İstanbul’da yıllardır yaşıyordu. Üniversiteyi dereceyle bitirmiş, büyük bir firmada hızla yükselmişti. Çalışkanlığı ve biraz da şansı sayesinde kısa sürede başarıya ulaşmıştı. Eski hayatından, köyde yaşayan anne babasından uzak duruyor, yalnızca bayramlarda arıyordu. Geçmişinden utanıyor, onu gizliyordu.
— Ne oldu anne? — soğuk bir tonla sordu, annesi ellerindeki eldivenleri çıkarmaya çalışırken.
— Yeğenin Barış çok hasta. Murat’la Ayşe baş edemiyor. İkinci bebekleri doğdu, Ayşe çalışamıyor… Murat, sen okurken her ay harçlık yollardı sana… Bir el uzatsan oğlum, zor durumdalar…
Tam cevap verecekken kapı tekrar çaldı. Aniden döndü.
— Sessiz ol! — tıslandı, — Sakın çıkma. Gören olmasın!
Yatak odasının kapısını kapattı, hızla misafire yöneldi. Kapıda iş arkadaşı Cem duruyordu.
— Arda, kapıcı söyledi, annen geldi mi diye? — kaşlarını kaldırarak sordu. — Ama sen bana ailenin Amerika’da trajik bir kazada öldüğünü söylemiştin?
— Yanlış anlamışlar. Gelen yaşlı bir kadındı, yanlış adrese gelmiş. Hâllediyorum, — dalgınca cevap verdi Arda, sonra ekledi: — Bu arada, markete uğrasan iyi olur. Elif gelecek, patronun kızı. Harika bir akşam yemeği ayarlamam lazım. Aramızda bir şeyler olabilir.
Göz kırptı ve Cem’i neredeyse kapı dışarı etti. Geri döndüğünde yatak odasına baktı. Annesi yatağın kenarına ilişmiş, cam gibi gözlerle ona bakıyordu. Her şeyi duymuştu.
— Oğlum… Gerçekten bizim öldüğümüzü mü söylüyorsun? — sesi titriyordu. — Niye yalan söylüyorsun? Bu utanç nereden geldi sana?
Yüzü buruştu.
— Anne, yeter. Ne kadar istiyorlar?
— Kırk… — fısıldadı.
— Bin lira mı?
— Ne bin lirası oğlum, normal lira…
— Böyle saçma bir şey için mi bütün akşamımı mahvettin? Al, elli lira. Bir daha böyle habersiz gelme. Lütfen. Benim artık farklı bir hayatım var. Biz artık aynı insanlar değiliz.
Ona bir taksi çağırdı, garın yanındaki en ucuz otelde bir oda ayarladı ve biletini aldı. Vedalaşırken yüzüne bile bakmadı.
Gece geç saatte, Elif’le yatak odasına girdi. Kız yatağa oturdu, etrafa bakındı, birden o torbaları fark etti.
— Bu çer çöp de ne? Arda, bu koku da ne?
— Temizlikçi kadın yine bir şeyler getirmiş. Hep böyle yapıyor. Bu ay primini kesiyorum, — umursamazca cevap verdi ve arkasını döndü.
O sırada, titreyen bir otobüsün penceresinden geçen ışıklara boş gözlerle bakan annesi, köye doğru gidiyordu. İçi burkuluyordu: Nerede hata yapmışlardı? Oğullarını nerede kaybetmişlerdi ki, şimdi onların kokusundan, ellerinden, hayatından utanıyordu?
Ve neden ona verdiği sevgi, bu kadar acıya dönüşmüştü?




