Biz hiç tanışmamıştık…
Başından beri Ebru, Hayri’nin hayatındaki yerini biliyordu. Eşi değildi, çocuklarının annesi değildi, yasal seçimi hiç değildi. Sadece sevgilisiydi. Hayri’nin ruhunu ve bedenini dinlendirdiği kadın. Ona mecburiyetler için değil, hafiflik ve sessizlik için gelen bir kadın.
Hiçbir şey talep etmedi. Ne boşanma, ne yeminler. Sadece biraz sıcaklık. Hayri’yi olduğu gibi kabul etti: evli, mesafeli ama ona karşı nazik. Bazen erzak getirir, bazen tamirat işlerine yardım ederdi. Ara sıra elini tutar, onu sevdiğini söylerdi. Ebru için bu kadarı yeterliydi.
Kendini aile yıkıcısı olarak görmezdi. Kimseyi baştan çıkarmamıştı. Hayri kendi isteğiyle gelmiş, onu seçmişti. O sadece oradaydı. Hiçbir beklentisi olmadan.
Zaman geçti. Hayri düzenli olarak gelmeye devam etti. Çiçekler getirdi, bazen çocuklarına bir şeyler aldı—tabii onun çocuklarına değil, kendi çocuklarına. Ebru’nun çocuğu yoktu. Doktorlar çok önce kesin bir teşhis koymuştu: kısırlık. Bu, onun tek evliliğini de yıkmıştı.
Sonra bir mucize oldu. Gerçek, açıklanamaz bir mucize. Kırkına merdiven dayamışken hamile kalmıştı. Mutluluktan ağladı. Ebru’nun anne babası, torun sahibi olacaklarını öğrendiklerinde babanın kim olduğunu bile sormadılar. Sadece sevindiler. Yardım edeceklerine söz verdiler. Ebru ise emindi: Hayri onu bırakmazdı. Onu seviyordu. Bunu defalarca söylemişti.
“Boşanma davası aç,” dedi bir gün. “Artık gerçek bir aile olacağız.”
Hayri sustu. Sonra cevap verdi:
“Zaman lazım… Böyle birden olmaz.”
Ebru ona bir hafta verdi. Sonra bir hafta daha. Ama Hayri kaybolmaya başladı. Sessiz kaldı. Mesajlarına cevap vermedi. İşten sonra ortadan kayboldu, bahaneler uydurdu, aramadı. Bir gün Ebru onun evine kadar gitti. Apartmanın önünde bekledi. Başka çaresi yoktu.
“Burada ne yapıyorsun?” diye öfkelendi Hayri onu görünce.
“Seni bekliyorum.”
“Yeter artık! Duymuyor musun? Bekle demiştim! Beni zor duruma düşürüyorsun, üzerime geliyorsun!”
Ebru sustu. Ona baktı ve tanıyamadı.
“Demek bizimle olmayacaksın?” diye fısıldadı.
Hayri arkasını döndü. İşte o an Ebru şunu söyledi:
“Biz hiç tanışmamıştık. Unut beni. Unut bizi. Artık bir ‘biz’ yok.”
Gitti. Arkasına bile bakmadı.
Ebru bir kız çocuğu doğurdu. Güzel, kıvırcık saçlı, Hayri’nin gözleriyle. Ama onu kucağına aldığında tek hissettiği şey sevgisiydi. Başka hiçbir şey değil. Ne korku, ne acı, ne pişmanlık. Sadece mutluluk.
Hayri birkaç kez iletişim kurmaya çalıştı. Aradı. Kızını görmek istedi. Ebru reddetti.
“Seçimini yaptın,” dedi. “Artık kendini hatırlatmana gerek yok. Onun bir babası var. Gerçek bir baba.”
Yalan söylemiyordu. Altı ay sonra sakin, huzurlu, biraz daha yaşlı bir adamla tanıştı. Fazla soru sormadı. Sadece onu ve kız çocuğunu sevdi. Kız ona hemen “baba” demeye başladı. Her şey kendiliğinden oldu. Sanki yukarıdan biri karar vermişti: artık her şey yoluna girecek.
İki yıl geçti. Bahar. Park. Hayri alelade yürürken bir anda onları gördü. Ebru’yu. Yanındaki adamı. Ve çocuğu.
Adam kızı kucağında taşıyordu. Kız gülüyor, adamın kulaklarını çekiştiriyordu. Ebru ise hafif bir elbise içinde, mutlulukla onlara bakıp yumuşakça,
“Öp babanı, tatlım,” dedi. “Bak, seni taşımaktan yorulmuş.”
Hayri donup kaldı. Nefes alamadı. Adım atamadı. İşte oydu. Onun kızı. Onun küçük kızı. Tıpkı bir zamanlar kendi oğulları gibi—kıvırcık saçlı, aydınlık, canlı. Ve yanında yabancı bir adam. Artık yabancı olmayan bir Ebru.
Ebru Hayri’yi gördü. Göz göze geldiler. Ama o bakışını kaçırdı. Sanki onu tanımıyor gibi. Sanki hiçbir zaman hayatının bir parçası olmamış gibi.
Hayri anladı: Ebru sözünü tutmuştu. Gerçekten de hiç tanışmamışlardı.
Ve artık tanışmayacaklardı da…
Hayat bazen insana acımasız dersler verir. Kaçırdığın her fırsat, bir daha karşına çıkmayabilir. Eğer cesaret edemiyorsan, kaybetmeyi göze almalısın.




