Biz hiç tanışmamıştık…
Ayşegül, başından beri Paşa’nın hayatındaki yerini biliyordu. Eşi değildi, çocuklarının annesi değildi, yasal seçimi hiç değildi. Sadece bir aşkıydı. Ruhunun ve bedeninin dinlendiği kadın… Ona gelişi, sorumluluklar için değil, hafiflik ve sessizlik içindi.
Hiçbir şey istemiyordu. Ne boşanma, ne yeminler… Sadece biraz sıcaklık. Paşa’yı olduğu gibi kabul etti: evli, mesafeli ama ona karşı hep nazik. Bazen erzak getirirdi, bazen tamir işlerine yardım ederdi. Ara sıra elini tutar, “Seni seviyorum” derdi. Bu ona yeterdi.
Ayşegül kendini aile yıkan biri olarak görmezdi. Kimseyi ayırmamıştı. Paşa kendi isteğiyle gelmiş, onu seçmişti. O sadece oradaydı… Beklentisiz.
Zaman geçti. Paşa düzenli gelmeye devam etti. Çiçekler getirir, bazen çocuklarına bir şeyler alırdı—tabii onun çocuklarına değil, kendi çocuklarına. Ayşegül’ün çocuğu yoktu. Doktorlar yıllar önce kesin bir tanı koymuştu: kısırlık. Bu yüzden tek evliliği de bitmişti.
Sonra mucize oldu. Gerçek, açıklanamaz bir mucize… Kırkına merdiven dayamışken hamile kalmıştı. Mutluluktan ağladı. Ayşegül’ün annebabası, torun sahibi olacaklarını öğrendiklerinde babanın kim olduğunu sormadı bile. Sadece sevindiler. Yardım edeceklerini söylediler. Ayşegül ise emindi: Paşa onu bırakmazdı. Onu seviyordu. Bunu defalarca söylemişti.
“Boşan,” dedi bir gün. “Gerçek bir aile olalım.”
Paşa sustu. Sonra cevap verdi: “Zaman lazım… Böyle hemen olmaz.”
Ayşegül bir hafta verdi. Sonra bir hafta daha… Ama Paşa kaybolmaya başladı. Cevap vermiyor, işten sonra ortadan kayboluyor, bahaneler uyduruyordu. Bir gün onun evinin önüne gitti. Kapının önünde durdu. Başka çaresi yoktu.
“Burada ne yapıyorsun?!” diye öfkelendi Paşa onu görünce.
“Seni bekliyorum.”
“Yeter artık! Duymuyor musun? Bekle demiştim! Beni zor duruma sokuyorsun!”
Ayşegül sustu. Ona baktı ve tanıyamadı.
“Demek bizimle olmayacaksın?” diye fısıldadı.
Paşa arkasını döndü. O zaman Ayşegül şunu söyledi:
“Biz hiç tanışmamıştık. Unut beni. Unut bizi. Artık ‘biz’ yok.”
Gitti. Arkasına bile bakmadı.
Ayşegül bir kız doğurdu. Güzel, kıvırcık saçlı, Paşa’nın gözleriyle… Ama onu kucağına aldığında tek hissettiği şey sevgiydi. Başka hiçbir şey. Ne korku, ne acı, ne pişmanlık… Sadece mutluluk.
Paşa birkaç kez ulaşmaya çalıştı. Aradı. Kızını görmek istedi. Ayşegül reddetti.
“Seçimini yaptın,” dedi. “Artık kendini hatırlatma. Onun gerçek bir babası var.”
Yalan söylemiyordu. Altı ay sonra bir adamla tanıştı. Sakin, huzurlu, biraz daha yaşlı biri… Fazla soru sormadı. Sadece ona ve kızına sevdi. Küçük kız da ona hemen “baba” dedi. Her şey kendiliğinden oldu. Sanki birisi yukarıdan, “Artık her şey doğru olacak,” demişti.
İki yıl geçti. Bir bahar günü, parkta… Paşa alelade yürüyordu. Sonra onu gördü. Ayşegül’ü. Bir adamla ve bir çocukla.
Adam kızı kucağında taşıyordu. Kız kahkahalar atıyor, adamın kulağını çekiştiriyordu. Ayşegül ise hafif bir elbise içinde, mutlulukla onlara bakıp, “Öp babanı canım,” diyordu. “Bak, seni taşımaktan yorulmuş.”
Paşa dondu. Nefesi kesildi. Adım atamadı. İşte oydu. Onun kızı… Onun küçük kızı. Tıpkı oğulları gibi—kıvırcık saçlı, aydınlık, canlı. Yanında ise yabancı bir adam. Ve artık yabancı olmayan bir Ayşegül…
Ayşegül Paşa’yı gördü. Göz göze geldiler. Ama o bakışlarını kaçırdı. Sanki onu tanımıyor gibiydi. Sanki hiçbir zaman hayatında olmamıştı.
Paşa anladı: sözünü tutmuştu. Gerçekten hiç tanışmamışlardı.
Ve bir daha da tanışmayacaklardı…




