Kaynana, “şefkatli” yöntemleriyle oğlumu neredeyse öldürüyordu. Kocamsa sadece omuz silkti…
Valide Hanım’a, yani kaynanama bunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Ancak görünen o ki, onun körü körüne “sevgi”si ve ev yapımı tedavi yöntemleri çocuğumuzun hayatına mal olabilir. Evet, ikimizin de hedefi aynı: sağlıklı, mutlu bir torun yetiştirmek. Ama onun yöntemleri, benim hayatımı kabusa, oğlumu da bir deney kobayına çeviriyor.
Her şey, Alp anaokuluna başladığında başladı. Daha üç yaşındaydı ve tabii ki sık sık hastalanmaya başladı. İki gün okul, sonra ateş, burun akıntısı, öksürük, suçiçeği… Ben doğum izninden sonra sigorta şirketine dönmüştüm ve kimse anlayış göstermiyordu. Hastalık izinleri kişisel bir sorundu. Kaynanamdan yardım istemek zorunda kaldım. Emekliydi, yakında oturuyordu ve memnuniyetle kabul etti.
Ama çok geçmeden anladım ki Valide Hanım tıptan hiç anlamıyordu, yine de her şeyi bildiğine inanıyordu. Alp’i kendisi “tedavi etmeye” başladı: şuruplar, damlalar, haplar… Hepsi komşusunun tavsiyesi ya da televizyondaki bir programdan. Ben notlar bırakıyordum: hangi ilacı, ne zaman ve ne dozda vereceğini. Ama kaynanam bu notları görmezden geliyordu. Ben de sessiz kaldım. Çünkü oğlumu yalnız bırakamazdım, başka kime gidebilirdim ki?
Ta ki bir gün Alp’in boğulmaya başladığını görene kadar sessiz kaldım. İşten erken döndüm—sezgilerim mi, kader mi, bilmiyorum. Yüzü şişmeye başlamıştı, gözleri kan çanağına dönmüş, dudakları morarmıştı. Anladım—alerji. Buzdolabında acil durumlar için sakladığım deksametazon ampulünü buldum, enjeksiyonu yaptım. Yarım saat sonra oğlum nefes almaya başladı.
Neredeyse çıldırıyordum. Sonra kaynanamın ecza dolabını açtım ve her şey ortaya çıktı. Çocuğa aynı anda öksürük şurubu, “bağışıklık güçlendirici” damlalar ve “altıncı kattaki komşunun önerdiği” renkli drajeler vermişti. İşte o “bağışıklık damlaları” bu korkunç reaksiyona neden oldu.
Artık sessiz kalamazdım.
“Valide Hanım, lütfen Alp’e benim onaylamadığım hiçbir şey vermeyin. Gerekli tüm ilaçları ben bırakıyorum, üzerlerine yazıyorum, anlatıyorum. Ölebilirdi!”
“Elif’im, ne var bunda… Çabuk iyileşsin istedim. Öksürük, burun akıntısı işte. Şurup verdim, damla…”
“O damlalar onu öldürebilirdi! Neden ambulans çağırmadınız?!”
“Ambulans… Ya gereksizse? Hem sen tam zamanında geldin, bir şey olmadı. Seven insan öldürür mü hiç?..”
Tam o sırada kocam içeri girdi.
“Ne bu tantana?”
Kaynana yapmacık bir kırgınlıkla:
“Gelinin diyor ki Alp’e iyi bakmıyorum. Artık kendisi baksın.”
“Elif, neden böyle yapıyorsun?” diye araya girdi Mehmet. “Annem bize yardım ediyor: yemek yapıyor, çocuğa bakıyor. Niye bağırıyorsun?”
“Onun ‘yardımı’ yüzünden Alp neredeyse ölüyordu, biliyor musun? Vere vere çocuğun alerjisini tetikledi. Daha geç gelseydim, onu kurtaramazdık.”
“Aman canım, sonuçta her şey yolunda! Annem bir daha ilaç vermeyecek, değil mi anne?”
“Tabii canım. Ben iyiliğini istemiştim…”
Sonra keskin bir tavırla:
“Yeter. Hadi akşam yemeğine, açım.”
Çığlık atmak istedim. Ama sustum. Kaynana gittikten sonra Mehmet’le konuşmaya çalıştım.
“Ne olduğunu anladın mı sen? Oğlunun halini gördün mü?”
“Gördüm. Ama annem söz verdi, artık yapmayacak.”
“Söz verdi… Peki yarın başka bir şey vermeyeceğinin garantisi ne?”
“Biliyorsun, Alp’i seviyor. Ne yapayım şimdi? Dadı mı tutalım?”
“Evet!”
“Yani sen anneme güvenmiyorsun da yabancı bir kadına mı güveniyorsun!”
“Gördüklerimden sonra—evet. Çünkü yabancı bir dadı en azından ilaç denemeleri yapmaz. Araştırmaya başlıyorum. Sen de onun nasıl nefes alamadığını görseydin, beni anlardın.”
O gece uyuyamadım. Hep Alp’in tekrar morardığını ve yetişemediğimi düşledim. Asansörde sıkışmıştım, o ise orada, yapayalnızdı ve yanında sadece “şefkatli” ninesi ve avuç dolusu hap vardı.
Sabah bilgisayarı açtım ve dadı aramaya başladım. Belki yabancı biri olacak, ama en azından talimatlara uymasını sağlayabilirim. En önemlisi, çocuğuma ne verdiğini benden saklamayacak.
Belki kaynanam iyi niyetliydi. Ama çoğu zaman yoğun bakım yolu, tam da böyle niyetlerle döşenmiştir…




