Eski bir günün hatırasıdı bu, ama hâlâ yüreğinde bir sızı gibi duruyordu…
Ayşenur, saçlarını özenle taramış, en güzel elbisesini giymiş ve hafif bir parfüm sıktıktan sonra ablası Fatma’nın doğum gününe gitmektedir. Elinde dikkatle hazırlanmış bir pasta kutusu taşır, belki bu jest, aralarındaki gerginliği biraz olsun yumuşatırdı. Beşinci kata çıktığında, kapı ziline bastı. Kapı açıldığında, Fatma — pırıl pırıl yeni sabahlığı, özenle şekillendirilmiş saçlarıyla — ellerini çırparak karşıladı:
— Bu bana mı? Doğum günümü unutmadığınıza göre tebrikler mi bekliyorum?
— Tabii ki sana, diye sakin bir şekilde yanıtladı Ayşenur, kutuyu uzatarak.
Fatma merakla pastayı aldı, kapağını araladı ve içine baktı. İlk anda yüzünde bir hayranlık belirdi, ardından kuşku gölgesi düştü.
— Bunu sen mi yaptın?
— Tabii ki, diye hafifçe duraksayarak gülümsedi Ayşenur.
— Emin misin? Fatma artak kaşlarını çekmiş, kutuyu ellerinde çeviriyordu. — Hangi malzemelerle yaptın bunu?
— Malzemelerini mi tartışacağız, yoksa misafirlerin yanına mı geçiyoruz? diye konuyu değiştirmeye çalıştı Ayşenur.
Ama artık çok geçti. Fatma’nın içine bir kuşku düşmüştü — ve boşuna değildi. Üç gün önce, ablası gözyaşları içinde aramıştı onu:
— Tırnağım kırıldı, Mehmet’le de kavga ettim. Hiç moralim yok! Pasta fırlattım, her şey iptal!
Ayşenur sakin bir şekilde haberi aldı ve düzenli bir müşterisi için acil bir sipariş almıştı. Fakat o gün öğle vakti, Fatma yine aradı:
— Barıştık! Bana altın bir bileklik hediye etti! Saat yedide bekliyorum seni — pastayla birlikte!
— Ama sen her şeyi iptal etmiştin… diye şaşkınlıkla karşılık verdi Ayşenur.
— Aman aman! Sen pastacısın, ne yapabileceğini göster işte!
Ayşenur, bir pastanın altı saatte yapılamayacağını anlatmaya çalıştı, ama Fatma ısrar etti. Ayşenur, annesini bularak desteğini umdu:
— Öz ablanı mutlu etmek bu kadar mı zor? diye bir cevap aldı.
Yardımın gelmeyeceğini anlayınca, Ayşenur bir çare buldu: tanınmayan bir pastacı olan Derya’dan başka birinin siparişini alıp satın almıştı. Dışarıdan bakıldığında güzeldi. Önemli olan jestti. Ama Fatma oyunu hemen anladı.
— Derya, buraya gel! diye bağırdı mutfağın derinliklerine doğru.
Dairenin içinden, uzun saçlı, esmer bir kadın çıktı ve Ayşenur onu hemen tanıdı.
— Bu senin pastan mı? diye buz gibi bir sesle sordu Fatma.
— Benim. O benden aldı. Bu meşhur pastacı ablan mı? diye alaycı bir gülüşle ekledi Derya.
Ayşenur donup kaldı. Misafirler sustu. Fatma ise dudaklarını sıkarak pastanın kapağını açtı, kremayı parmağıyla aldı ve doğrudan ablasının yüzüne fırlattı.
— Al, bu çöpü sen ye! diye tısladı. — Kendin bir şey yapmaya bile zahmet etmedin. Defol buradan!
Ayşenur’u kapıya ittiler, ardından Derya’yı da kovdular. O ise giderken bütün evi kaynar sularla yıkadı ve elinin tersiyle bir hareket yaptı.
Sokakta, Ayşenur yüzünü ıslak mendillerle silerken telefonuna baktı ve annesinden onlarca mesaj gördü:
— Aileye rezillik çıkardın! Öz ablanı kandırdın! Hiç utanmıyor musun?
Cevap vermedi. Sessizce ekranı kapattı. Ama bu son değildi.
Ertesi sabah, Fatma’nın sosyal medyada bir gönderisi yayınlandı: *“En yakınınıza bile güvenmeyin — başkasının pastasını getirip kendininki diye yutturmaya çalıştı. Yüz karası.”*
Ayşenur yarım gün boyunca ağladı. Sonra — toparlandı. Hayır, onlar için değil. Kendisi için. O gün, bir daha ailesi için tek bir bile pasta yapmamaya yemin etti. Bir anlık kaprisle her şeyi çiğneyebilecek insanlara tek bir iyilik bile yapmayacak…
Uzun bir zaman sonra, ilk kez rahat bir nefes aldı. Çünkü artık hayatında gerçekten tatlı olan şeyler kalacaktı. Sahteliksiz. İkiyüzlülüksüz. Ve kendilerine *aile* diyenler olmadan…




