“Peki ama neden tam da ben ona bakmak zorundayım? İşte Murat — sevgili oğlu, o yardım etsin!” diye düşündüm, hasta anneme bakmayı reddettiğimde.
Uzun zaman önce fark ettim: birden fazla çocuğun olduğu ailelerde neredeyse her zaman bir “gözde” ve bir de “fazlalık” olur. Gözde olan, sınırsız sevilir, her şeyi affedilir, korunur, desteklenir. Ötekiyse, istenmeyen, her ailevi talihsizliğin sorumlusu yapılır. Bizim ailede de durum tam buydu.
Annem, küçük kardeşim Murat’a bayılırdı. Bense… ben bir “kazara çocuk”tum. Bir kavga sırasında bana, “Eğer sen olmasaydın, babanla boşanmazdım,” demişti. Bu cümle içime öyle işledi ki yıllar geçse de unutamadım. O zamanlar bir çocuğa böyle denebileceğini anlamıyordum. Ben doğmamı istemedim ki. Doğmuş olmam benim suçum değildi. Ama annem böyle düşünmemişti galiba.
Boşandıktan sonra beni babamın ailesine, anneannem ve dedemle yaşamaya gönderdi. Yedi yaşındaydım. Bir anda kendimi annesiz, yabancı bir evde buldum. Anneannemle dedem bana iyi davrandılar. Onlar benim gerçek ailelerim oldu. Annemse tüm bu zamanı Murat’la geçirdi. Onunla ilgilendi, başına bela açtığı her durumdan kurtardı, hatta büyüdüğünde bile. Onun borçlarını ödedi, polisten kaçırdı, itibarını temizledi.
Sonra, ona ev alabilmek için şehir merkezindeki dört odalı geniş dairesini sattı. Bunu sonradan, tanıdıklardan öğrendim. Benim için o an bile düşünmemişti. Ona her şeyini verdi — sevgisini, parasını, sinirini. Beni ise unuttu, sanki hiçbir zaman var olmamışım gibi.
Uzun zamandır başka bir şehirde yaşıyorum. Evlendim, bir kızım oldu. Şimdi bir de torunum var — kızım, anneannemden dedemden kalan evde bir oğul dünyaya getirdi. Sakin, huzurlu bir hayatımız var, kimseye minnetimiz yok. Annemle pek konuşmadık. Ben de onunla… Ne de olsa yabancıydık.
Sonra her şeyi değiştiren bir şey oldu.
Annem kalçasını kırdı. Hastanede ameliyat gerektiğini, ücretli olduğunu söylediler. Peki ameliyatı kim ödedi, biliyor musunuz? Ben. Evet, ben. Kendi paramla. Çünkü ne olursa olsun, o benim annemdi. Acı çekmesini istemedim.
Ama ameliyat sonrası uzun bir rehabilitasyon gerektiği ve birinin ona bakması lazım olduğu ortaya çıktı — yemek yapmak, temizlik, doktor randevuları…
İşte o anda Murat birden “topu bana attı”. Aramaya başladı, ısrar etti, sonra baskı yaptı: “SEN BAKMALISIN! SEN KIZSIN YA!”
Reddettim.
Onlar… yani annemle Murat, üstüme gelmeye başladılar. Suçlamalar. Sözde onlara yaptığım eski kırgınlıkları sayıp döktüler. Annem, “Ben seni doğurdum, büyüttüm!” deyince içimden şunu geçirdim: peki, bende tam olarak neyi büyüttü? Beni başkalarına verip unuttu. Sevgi, şefkat, ilgi… bunların hepsini tek bir taraf gördü. Sadece Murat.
Öyleyse şimdi neden beni hatırlıyor? Geçmişte hayatında ben neredeydim?
Kendimi tutamadım ve net bir şekilde söyledim:
“Anne, sen seçimini yaptın. Bütün bahşişini bir çocuğa koydun, diğerinden kurtuldun. Şimdi hasat vakti. İşte gözden çocuğun. Güçlü, olgun bir adam. Artık o baksın sana. Ben ‘sen yapmalısın’ diyecek kadar küçük değilim. Kimseye bir şey borçlu değilim.”
Bu onlara pek hoş gelmedi. Hakaret etmeye başladılar. Kalpsiz, acımasız, nankör olduğumu söylediler. Ama içimde artık hiçbir şey kıpırdamadı.
Suçluluk hissetmedim. Sadece acı… Ailemizin bu kadar adaletsiz şekillenmiş olmasının acısını.
Şimdi annem bir rehabilitasyon merkezinde yatıyor. Murat arada ziyaret ediyor. Bense kendi hayatıma devam ediyorum. Bazen anneannemi rüyamda görüyorum — gözyaşlarımı sildiğini, bana masallar anlattığını. O, gerçekten benim annemdi.
İçimde kin beslediğimi söylesinler, doğru. Melek değilim. Ama bir kez beni reddedenlere kendimi tekrar teslim etmeye hazır değilim.




