Hasta Olan Yaşlı Ebeveynler Yetişkin Çocuklarının Hayatını Nasıl Etkiliyor?

Bir zamanlar kızımın öğretmeninin yaşlı ama hâlâ kendi kendine yetebilen, sürekli yardıma ihtiyacı olmayan bir annesi vardı. Yine de, alışkanlık haline getirmişti; kızına sık sık “Kendimi iyi hissetmiyorum, hemen gel” diye telefon açardı. Bu sözler bir emir gibiydi ve her seferinde aynı anlama geliyordu: her zaman hazır olmamı gerektiren bir acil durum.

Kızı gelirdi, gündüz ya da gece fark etmezdi. Gündüz işinin ortasında, gece yarısı, sabahın köründe… İyi bir evlat olduğu için gelirdi, çünkü başka türlüsünü yapamazdı. Sonra işine döner, ders verir, eve gelir ve yine bir çağrı beklerdi. Aylar, belki yıllar böyle geçti. Ta ki bedeni dayanamayıp çökene kadar.

Önce bir kaza oldu – düşüp kolunu kırdı. Sonra, daha iyileşmemişken, bu sefer bacağı kırıldı. Ama annesini durduramadı bu bile. Kızı biraz olsun kendine gelir gelmez, aynı şey yeniden başladı.

Sonbaharda işine döndü. Okula, çocuklara, eski hayatına geri geldi. Ama tam toparlanmışken, annesi yine aramaya başladı: “Kötüyüm. Gel. Hemen.”

Ve kadın gitti. Yine ve yine. Ta ki bir gün zatürreeyle yatağa düşene kadar. Hastanede öldü. Genç, güzel, parlak bir öğretmendi, tüm sınıfın sevgilisiydi. Kimse onun gittiğine inanamadı. Herkes ağlıyordu: çocuklar, veliler, meslektaşları. Yalnız annesi, bir kez olsun çağırdığında yanına koşan tek insanı kaybettiğinin farkına varamadı sanki.

Cenazeden sadece bir ay sonra, yaşlı kadın eski alışkanlığına döndü – bu sefer küçük kızına. Ama o, ablasından farklıydı; babasının karakterini almıştı: sert, dik başlı, güçlü bir kişiliği vardı. Annesinin her çağrısına koşacak biri değildi.

Ama anne baskı yapıyordu. Ağlıyor, sızlanıyor, suçluyordu: “Beni sevmiyorsun. Kimse bana bakmıyor. Ölmeden kimse gelmez.” Bir noktada küçük kız dayanamadı:

“Abla hep senin için koşturdu. Seni kurtardı. Gözyaşlarını sildi, ilaçlarını taşıdı. Peki sonuç ne? Şimdi nerede o? Toprağın altında. Ben ise yaşamak istiyorum. Şu an işteyim. Sonra gelirim. Eğer gerçekten kötüysen, 112’yi ara. Beni arayacak gücün varsa, ambulansı da arayabilirsin.”

O günden beri on beş yıl geçti. Anne hâlâ yaşıyor. Ambulanslar geldi – birkaç kez. Doktorlar baktı. Ama artık kızının gece nöbetleri, drama ve çığlıklar yok. Elinden geldiğince yaşıyor. Belki de artık biraz daha az sitem ediyor.

Bazen düşünüyorum, yaşlılık bazı insanlarda frenleri patlatıyor. Çocuklarını korumak, hayatlarını yaşamalarına izin vermek yerine, onları zincire vuruyorlar. Fiziksel değil, duygusal bir zincir bu. Suçlu hastalıklar değil, kırgınlık, kapris, bencillik. Sonra o telefonlar: “Kötüyüm, gel.” Ve bir bakmışsın, çocuklar da kalmamış.

Eğer bir gün çok yaşlanır ve yardıma ihtiyacım olursa, aklı başında kalmayı umuyorum. Hâlâ bir şeylerin farkındaysam, beni huzurevine götürsünler. Yok eğer farkında değilsem – o zaman daha da iyi. Bırakın kendi hayatlarını yaşasınlar. Çocuklarını büyütsünler, evler kursunlar, denize gitsinler.

Ölüm korkusuyla sevdiklerinin hayatlarını mahveden insan olmak istemiyorum. Yalnıçlığını hissetmemek için etrafındakileri suçlayan biri olmak istemiyorum. “Teşekkür ederim” demeyi bilmeyip, tek bir telefonla tüm aileyi yerinden eden biri olmak istemiyorum.

Çoğu “Nasıl böyle konuşursun? Bu senin annen!” diyecek. Ama bunu söyleyenler hiç hasta bir yaşlının bakımını üstlenmemiş olanlar. Karanlık bir mutfakta güçsüzlükten gözyaşı dökmemiş olanlar. Telefondaki “Kötüyüm!” çığlığının dikkat çekmek için olduğunu bilerek dinlememiş olanlar.

Böyle insanları yargılamak kolay. Anlamaksa zor.

Zulmü mazur göstermiyorum. Ama çocukların da bir hayat hakkı var. Ve bazen, o hayatı kurtarmak için yapılması gereken tek şey – gitmemek olabilir.

Rate article
Lifequest
Hasta Olan Yaşlı Ebeveynler Yetişkin Çocuklarının Hayatını Nasıl Etkiliyor?