Mehmet Yılmaz, yirmi yıldır mutlu mesut yaşadığı karısına hayatı boyunca hiç hediye almamıştı. Zaten gerek de olmamıştı. Ayşe’yle tanıştıktan bir ay sonra alelacele evlenmişlerdi.
Görüşmeleri de kısa sürerdi, hediyesiz. Köye gider, Ayşe’nin penceresinin altında ıslık çalardı. O da fırlayıp çıkardı evden, birlikte kapının önündeki banka oturur, gece yarısına kadar sessizce otururlardı, ara sıra birkaç kelam ederlerdi.
İlk kez de nişanlandıklarında öpmüştü Ayşe’yi. Düğün yapılmış, hayat başlamıştı. Mehmet iyi bir ev sahibi olmuştu. Bir sürü hayvan besliyordu. Ayşe de çalışkandı. Komşuların gıpta ettiği bir bahçesi vardı. Çocuklar geldi. Kundaklar, bezler, çocuk hastalıkları… Hediyeye ne hacet! Dinlenecek vakit mi vardı? Bayramlar alelade geçiyordu. İşte böyle akıp gidiyordu hayatları, sıradan, belki yorucuydu ama düzenli ve huzurluydu.
Bir gün Mehmet, komşusuyla birlikte patates ve pastırma satmaya şehre gitti, tam da Sekiz Mart arefesinde. Yakın zamanda kilerini açmış, patatesleri ayıklamış, fazlasını satmaya karar vermişti. Pastırmaya ne gerek vardı ki? Zaten yakında yeni domuz kesilecekti. Mehmet pazar yerinde duruyordu. Hafif bir soğuk vardı, baharı müjdeliyordu. Şaşırtıcı bir hızla sattı malları. Pastırma elden gitti. Patatesleri kapış kapış aldılar, sanki nadir bir şeymiş gibi. *”İyi para kazandım,”* diye düşündü Mehmet sevinçle, *”Ayşe çok sevinecek.”*
Torbaları komşusunun arabasına yükledikten sonra alışverişe çıktı. Hanımı birkaç ufak tefek şey istemişti. Önce, alışkanlık gereği, başarılı satışını kutlamak için bir büfeye uğradı. Yok, ayyaş değildi. Ama şansının bir daha yaver gitmesi için bir kadeh içmeden duramazdı. İçkisini içtikten sonra, neşeli bir halde kalabalık sokaklarda yürümeye başladı. Vitrinlere, insanlara bakınıyordu. Derken gözüne bir manzara takıldı. Büyük bir mağazanın önünde genç bir çift duruyordu. Kız, yanındaki delikanlı kadar taze ve gençti.
Kız, vitrindeki mankenin üzerindeki elbiseye büyülenmiş gibi bakıyordu.
“Gülsüm, hadi gidelim, ne diye takılıp kaldın şu elbiseye?”
“Bak, ne güzel, tam bana göre.”
“Öyle bir şey yok, basit bir şey işte.”
“Ahmak mısın Serhat? Bu son moda! Retro. Sekiz Mart hediyesi al bana, olur mu?”
“Gülsüm, biliyorsun paramız kıt. Bunu alırsak, ayın geri kalanında nasıl geçineceğiz?”
“Bir şekilde hallederiz, olmaz mı Serhat? Çok istiyorum bu elbiseyi. Bir yıldır evliyiz, bana hiç hediye almadın, yılbaşında bile.”
“Gülsüm, ne yapıyorsun bana? Yine patates lahana mı yiyeceğiz?”
“Serhat’ım, seni seviyorum, canımsın,” diyen Gülsüm, utanmadan kocasını dudaklarından öptü ve onu mağazaya sürükledi.
Delikanlı, Mehmet’in bakışlarını görünce çaresizce ellerini açtı, “Ne yaparsın kardeşim… kadınlar işte,” der gibiydi. Bir süre sonra çift mağazadan çıktı. Gülsüm mutluluktan gülüyor, kocasına sarılıyordu. Sonra kalabalıkta kayboldular. Mehmet dalıp gitti. Vitrindeki elbiseye baktı. Hakikaten güzeldi. Sade, çiçekli bir şey, tıpkı Ayşe’nin eskiden giydiği entari gibi.
Kalbinin derinlerinde bir şey kıpırdadı. Belki gençliğini hatırladı, belki de kendini o genç çiftte gördü. Damarlarında unuttuğu bir heyecan dalgası yayıldı. Birden düşündü: *”Ben hiç Ayşe’ye hediye almadım. Zaman bulamamıştım. Hem lüzumsuz şeylerdi. Ama bak şu Serhat’a, karısını mutlu etmek için aç kalmaya razı. Demek ki seviyor. Peki ben Ayşe’yi seviyor muyum? Evlenmeden önce öyle sanıyordum. Sonra her şey silikleşti. Öylece yaşadık gittik. Hatırlanacak bir şey yok. Sadece koşturmaca. Ah, hayat dediğin nedir ki!”*
Gizlice gözlediği bu mutluluk, Mehmet’i öyle çarptı ki, yüreği sızlayarak kendisi de bu duyguyu tatmak istedi.
Kararlı adımlarla mağazaya girdi. Genç tezgahtar koşarak yanına geldi:
“Size yardımcı olabilir miyim?”
“Yardım et kızım. Vitrindeki mankenin üzerindeki elbiseyi istiyorum.”
“Ooo, bu son moda, retro tarzı, saf ipek. Kızınız çok sevinecek.”
“Kızıma değil, hanıma alıyorum,” diye tersledi Mehmet.
“Ooo, ne kadar mutlu oldum onun adına,” diyerek paketlemeye başladı kız.
“Kaç para?”
Fiyatı söyleyince Mehmet afalladı. Ona göre büyük paraydı bu.
“Niye bu kadar pahalı?” diye huysuzlandı.
Kız sabırla anlattı:
“Ünlü bir modacının eseri bu.”
Mehmet düşündü. Parasına yazık oldu. Tam o sırada gözünün önüne Gülsüm’ün mutlu yüzü geldi. Ve kararını verdi.
“Alıyorum,” deyip paraları saydı ve paketi alıp mağazadan çıktı. Komşusu da o sırada gelmişti. Eve neşeyle döndüler. Komşu övünüyordu, kârlı bir gün olmuştu. Mehmet’e sordu:
“Sen ne yaptın?”
“Ne yapayım?”
“Çok kazandın mı?”
“Sen başkasının parasını mı sayıyorsun?” diye tersledi Mehmet.
“Tamam, tamam, niye sinirleniyorsun?” diye şaşırdı komşusu.
Eve vardıklarında Ayşe henüz yoktu. Mehmet ahıra gitti, hayvanlara yem verdi, pislikleri temVaktiyle unuttuğu o sıcak duyguları şimdi içinde yeniden canlanıyordu.




