Bir zamanlar kızımın öğretmeninin yaşlı ama hâlâ dinç bir annesi vardı. Sürekli bakıma ihtiyacı yoktu, yine de kızını her gün arar, “Kendimi iyi hissetmiyorum, hemen gel!” diye seslenirdi. Bu sözler bir emir gibiydi ve her seferinde aynı anlama geliyordu: “Her şeyi bırakıp koşarak buraya gel!”
Kızı da koşardı. Gece yarısı, sabahın körü, hatta iş saatlerinde bile. Gelirdi, çünkü iyi bir evlattı, çünkü başka türlüsünü yapamazdı. Sonra okula gider, ders verir, eve döner—bir bakmışsın yine telefon çalıyor. Aylarca, belki de yıllarca böyle devam etti. Ta ki bedeni dayanamayıp çökene kadar.
Önce bir kaza—düşüp kolunu kırdı. Sonra, zar zor iyileşmişken, bu sefer bacağı kırıldı. Ama bu bile annesini durduramadı: kızı biraz olsun kendine gelir gelmez, her şey yeniden başladı.
Sonbaharda yeniden işe döndü. Okula, öğrencilerine, eski hayatına kavuşmuştu. Ama daha tam olarak toparlanamadan, anne yine aramaya başladı: “Kötüyüm. Gel. Hemen.”
Ve kadın yine yola koyuldu. Bir kez, bir kez daha… Ta ki bir gün zatürreeyle yatağa düşene kadar. Hastanede hayatını kaybetti. Genç, güzel, ışık saçan bir kadındı—tüm sınıfın sevgilisi bir öğretmen. Onun gittiğine kimse inanamadı. Herkes ağladı: çocuklar, veliler, meslektaşları… Yalnızca annesi, tek bir çağrıda yanına koşan o canı kaybettiğini anlamamış gibiydi.
Cenazenin üstünden daha bir ay geçmişti ki yaşlı kadın, bu sefer küçük kızına yüklendi. O ise ablasının aksine babasına çekmişti—sert, dik duruşlu, kendi ayakları üzerinde duran biriydi. Annesinin her çağrısına koşacak biri değildi.
Ama anne ısrar etti. Arayıp inledi, suçladı: “Beni sevmiyorsun. Kimsenin umrunda değilim. Ölmeden kimse gelmeyecek.” Derken bir gün küçük kız dayanamadı:
“Bütün zamanını sana ayıran Ayşe’ydi. Seni kurtaran, gözyaşlarını silen, poşet poşet ilaç taşıyan oydu. Peki şimdi nerede? Toprak altında. Ben ise yaşamak istiyorum. Şu an işteyim. Sonra gelirim. Kötüysen, 112’yi ara. Beni arayacak gücün varsa, ambulansı da ararsın.”
O günden beri on beş yıl geçti. Anne hâlâ hayatta. Ambulans da çağırdı—bir değil, birkaç kez. Doktorlar yardım etti. Ama artık geceleri kızının nöbet tutmasına, dramalara gerek kalmadı. Yaşıyor. İdare ediyor. Belki de artık biraz daha az sızlanarak.
Bazen düşünüyorum da, yaşlılıkta bazı insanların frenleri patlıyor sanki. Çocuklarını korumak yerine, yaşamalarına izin vermek yerine, onları zincire vuruyorlar. Fiziksel değil, duygusal bir zincir bu. Sorun hastalık değil, kırgınlık, kapris, bencillik. İşte o yüzden ararlar: “Kötüyüm, gel.” Ta ki çocukları da tükenene kadar.
Eğer bir gün ihtiyarlar ve yardıma muhtaç kalırsam, aklımı kaçırmadan önce şunu söylemek istiyorum: Beni huzurevine götürsünler. Eğer ne olup bittiğini anlayamıyorsam—daha da iyi. Bırakın kendi hayatlarını yaşasınlar. Çocuklarını büyütsünler, evler yapsınlar, denize gitsinler.
Ölüm korkusuyla sevdiklerinin hayatını mahveden biri olmak istemiyorum. “Kimse beni sevmiyor!” diye sızlanıp herkesi suçlayan, “Teşekkür ederim” diyemeyen ama tek bir telefonla tüm aileyi ayağa kaldıran birisi…
Bir sürü insan, “Nasıl böyle konuşursun? Bu senin annen!” diyecek. Ama bunları söyleyenler, hiç hasta bir yaşlının başında sabahlamamış olanlar. Karanlık bir mutfakta çaresizlikten gözyaşı dökmemiş olanlar. Telefondaki “Kötüyüm!” çığlığının dikkat çekmek için olduğunu bilmeyenler.
Böyle insanları yargılamak kolay. Anlamak ise zor.
Zulmü hoş görmüyorum. Ama çocukların da bir hayatı var. Ve bazen onu kurtarmanın yolu, basitçe, “Gelmemek.”




