Kızımın Rica Ettiği Bir Hafta Torun Bakıcılığı, Aylara Yayılacak Ev İşi Macerasına Dönüştü

Kızım benden bir haftalığına gelip torununa bakmamı isteyince hiç düşünmeden kabul ettim. Önemli sınavlarına hazırlanıyordu ve iki yaşındaki minikle ilgilenmeye ihtiyacı vardı. Arkadaşlarım hemen “Ayşe, senin başka iş var sanki? Bir kere evet dersen, bir daha kurtulamazsın” diye kafa tuttular. Ama hayır diyemedim. Bu benim kızımdı. Benim torunum.

İstanbul’un göbeğindeki küçük iki odalı evlerine bir bavul ve yardımcı olma niyetiyle gittim. Ama çok geçmeden anladım ki burada sadece nine değil, aynı zamanda temizlikçi, aşçı, çamaşırcı ve üstüne tuz biber olarak tam gün ücretsiz bakıcı olarak gerekiyordum.

Damadım gün boyu çalışıyordu, kızım sabah akşam bilgisayar başında ders çalışıyordu. Evin tüm yükü omuzlarıma bindi: yemek, temizlik, çamaşır makinesi, üstelik bulaşık makinesi de bozuktu, elde yıkamak zorunda kalıyordum.

“Peki” dedim, “Dayanırım. Sadece bir hafta. Tek. Hafta.”

Ama bir hafta iki, üç oldu, sonra bir ay geçti gitti. Kızım sınavlarını verdi, ama bu sefer de iş aramaya başladı. Ben gitmedim—başka çare yoktu. Torun küçük, onsuz olmazdı.

Kal diye rica etmediler, ama git diye de bırakmadılar. Sanki her şey kendiliğinden oluyordu. İhtiyaç olduğunu görüyorum, kalıyorum. Ama her geçen gün daha çok rahatsız olduklarını hissettiriyorlar. Önce çorba beğenilmedi. Sonra damadın gömlekleri yanlış yere asılmış. Derken bir de baktım ki artık “rahatsız ediyor” gibiyim.

Onların evinde bir gölge gibiydim. Her işi yapıyordum, ama kendimi yabancı gibi hissediyordum. Kimse “Anne, sağ ol” demiyordu. Kimse açıkça “Anne, artık evine git” de demiyordu. Sadece çarpık gülüşler, iç çekişler. Ben ise bir gün yaptıklarımı görüp en azından bir teşekkür edeceklerini, sarılacaklarını ya da en basitinden paket çay değil, demli bir çay ikram edeceklerini bekliyordum.

Bu kadarını hayal bile edemezdim. Sevdiğim ve yardım ettiğim için görünmez bir hapishanede yaşıyormuşum gibi geliyordu.

Benimkisi şirin bir apartman dairesi, Kadıköy’de. Tertemiz, sessiz, huzurlu. Her şey orada benim. Örgü ördüğüm şişler, eski kitaplarım, penceredeki menekşeler. Ama ben buradayım. Her sabah altıda kalkıp kahvaltı hazırlıyorum, sonra torunu besliyorum, giydiriyorum, gezdiriyorum. Öğlen yemek, çamaşır, yer silme. Akşam yemeği. Gece ise çocuk odasındaki yatakta uzanıp düşünüyorum: Sonsuza kadar böyle mi sürecek?

Ama ben anneydim. Nineydim. Ve vazgeçemezdim. Bekliyorum. Belki bir gün kızım “Anne, her şey için minnettarız” diyecek. Ya da en azından “Anne, yoruldun, biraz dinlen.” Belki damat gülümseyip “Siz olmasanız yapamazdık” der.

Şimdilik sessizlik.

Belki henüz farkında değiller. Belki gençlerin annenin fedakarlığını anlaması için daha çok zaman gerek. Evet, bazen beni kanıksanmış bir kaynak gibi gördüklerini hissediyorum. İnsan olarak değil, bir hizmet gibi.

Ama umudumu kaybetmiyorum. Sevginin, sabrın, emeğin boşa gitmeyeceğine inanıyorum. Bunlar unutulmayacak. İyiliğimin, onların vicdanında taşınacak bir yük olmasını değil, bir dayanak olmasını istiyorum. Kızım yaşlanınca anlayacak—sadece almak değil, kıymet bilmek de önemli.

Henüz hazır değilseler, beklerim. Ben anneyim. Ve tüm anneler gibi, canım yansa da kalbimde bitmeyen bir inanç var.

Rate article
Lifequest
Kızımın Rica Ettiği Bir Hafta Torun Bakıcılığı, Aylara Yayılacak Ev İşi Macerasına Dönüştü