Yaşlanırken oğlum benimle konuşmayı bıraktı. Yine o kadına döndü, bir kez daha onun yüzünden kalbi kırıldı.
Her anne çocuğu için en iyisini ister. Yanında sevgi dolu biri olsun, işi mutluluk getirsin, hayatı acı ve hayal kırıklıkları olmadan ilerlesin. Ama ne yazık ki çocuklar bizi dinlemez, aynı hataları yapar, aynı taşlara basar. Büyük oğlumun başına gelen de buydu. Boşandıktan sonra her şeyi anlamış gibiydi. Sonra, aynı uçuruma tekrar adım attı.
Daha çok gençken, okuldan döndüğünde Ayşegül adında bir kızla tanıştı. Küçük İzmir kasabasında dedikodular hemen kulağıma geldi: kötü bir ünü varmış, pek çok erkekle dolaşırmış, ailesiyle sürekli kavga edermiş. Ama şans verdim. Sonuçta anneydim. Ayşegül’le tanışmak, oğlumun kalbini kimin çaldığını anlamak demekti.
Evi pırıl pırıl yıkadım, çorba pişirdim, sofrayı kurduk. O geldiğinde… sakız çiğniyordu, küstah bakışları ve kışkırtıcı tavırları vardı. Ne bir “merhaba”, ne de saygılı bir söz. İnsanlara hiç değer vermeyen bir izlenim bıraktı.
O zamanlar birçok kişi bana sorardı: “Fatma, görmüyor musun, oğlun neyin içine sürükleniyor?” Görüyordum. Tabii ki görüyordum. Ama o sırada Alper körü körüne âşıktı. Bir ay sonra nikâh için başvurdular. Ayşegül’ün ailesi her şeyi karşıladı. Ben sustum. Onun sevginin iyileştireceğini umdum.
Ama mucize olmadı. Ayşegül yemek yapmaz, temizlik yapmazdı, sürekli dışarıdan yemek söylerdi. Alper yorgun argın eve geldiğinde ise kavga çıkarırdı. Bana gelir, ağlar, çay içer ve yine ona dönerdi. Ta ki ayrılana kadar. Sessizce. Kavgasız. Altı ay sonra.
Onun acı çekişini gördüm. İçine kapandı. Konuşmuyordu. Sohbetlerden kaçıyordu. Ben, yine bir anne olarak, ona yardım etmeye çalıştım. Eski bir dostumun kızıyla tanıştırdım. Zeki, nazik, sakin bir kızdı. Göz alıcı değildi belki ama yüreği güzeldi. Görüşmeye başladılar, gezdiler, güldüler, planlar yaptılar. Artık torunlarımı nasıl seveceğimi hayal ediyordum. Ama…
Ayşegül geri döndü.
Önce aradı. Sonra eve geldi. Sonra Alper yine gözden kaybolmaya başladı. Bir gün, ona destek olan o kızın kapısını çaldı ve “Biz ayrı dünyaların insanlarıyız” dedi. Bir hafta sonra da bana haber verdi: Yeniden evleniyordu. Ayşegül’le.
Kulaklarıma inanamadım. “Niye?” diye sordum, “Zaten yaşadın bunu! Nasıl biteceğini biliyorsun.” Sadece sustu. Sonra cesaretini toplayıp aradı ve dedi ki: “Anne, düğüne gelmeyeceksin. Ona nasıl baktığını biliyorum. Ne senin ne de benim günümüzü mahvetmek istemiyorum.”
Beni reddetti. Beni—geceleri uyumayan, yataktan kalkacak gücü olmadığında elini tutmuş olan anneyi. Kimin için? Onu bir kez paramparça etmiş biri için. Kendi ailesinin bile savunamadığı biri için.
Gitmezdim zaten. Bunu biliyorum. Ama bunu duymak, yüzüme tokat yemiş gibi hissettirdi.
Şimdi sık sık düşünüyorum: Benim iki oğlum vardı. Şimdi ise biri kaldı. İkisi de hayatta olsa da. Sadece biri, beni hayatından kendisi sildi. Ve neden? Ona dürüst olduğum için mi? Onu acıdan korumak istediğim için mi?
Derler ki, çocuklarından vazgeçilmez. Ne olursa olsun. Ama çocuğun seni silerse, görmezden gelirse, iterse ne yapmalı? Senin sözlerin, ilgin, ona yük gibi gelip de atmak istediği bir şey olduğunda?
Lanet etmiyorum. Öfkelenmiyorum. Sadece yoruldum. Gözlerini açacağı günü beklemekten yoruldum. Bir gün “Anne, haklıydın” diyeceğine dair umut etmekten yoruldum. Artık beklemiyorum. Küçük oğlum yanımda. Yardım ediyor, arıyor, geliyor. Onun bir ailesi var, vicdanı var.
Alper’in ise sadece Ayşegül’ü var…




