Nine: geldi, torunuyla oynadı, gitti. Ben: yemek yap, temizlik yap, eğlendir.
Sınırları zorluyorum. Her hafta sonu bitmek bilmeyen bir maratona dönüşüyor; mükemmel bir ev kadını, anne ve konuk ağırlayıcı olmak zorundayım. Hepsi de kayınvalidemin “şefkatli nine” dediği ziyaretleri yüzünden. Geliyor, torunuyla oynuyor, ben ise mutfakta koşturuyor, temizlik yapıyor ve başka hiçbir derdim yokmuş gibi gülümsüyorum. Bu hikâye benim değil, ama o kadar çok kişiye tanıdık geliyor ki, fırtınalar koparıyor. Tartışılıyor, konuşuluyor, ve anlıyorum ki herkes böyle bir “yardım” istemiyor hafta sonları.
Oğlumuzun tek bir ninesi var—kocamın annesi, Gülten Hanım. Küçük bir Anadolu kasabasından gelme, klasik bir nine. Eskiden yerel tiyatronun başrol oyuncusuydu, şimdilerde ise her daim ilgi odağı olmayı seviyor. Sürekli torununu ne çok sevdiğinden, onu ne kadar özlediğinden, nasıl yardıma hazır olduğundan bahsediyor. Ama onun “yardımı”, bir tiyatro oyunu gibi sahnelenen ziyaretlerden ibaret.
Gülten Hanım erken emekli oldu, şimdi vakit öldürecek bir uğraşı yok. Yalnız yaşıyor, günleri yavaş geçiyor, bizim ev de onun can sıkıntısını giderme yeri haline geldi. Hayır, torunuyla ilgilenmek ya da bana nefes aldırmak için gelmiyor. “Misafirliğe” geliyor. Ve tek nineye hayır diyemem, değil mi? Kötü bir şey yapmıyor sonuçta. Torununu görme hakkı var. Her seferinde oyuncaklar getiriyor, kucağına alıyor, bazen de beş on dakikalığına bebek arabasıyla bahçede tur atıyor—işte bütün “yardımı” bu. Komşular hayran: “Ne güzel bir nine, her hafta torununu görmeye geliyor!” Ama kimse kapılar kapandığında neler olduğunu görmüyor.
Böyle bir “misafir” ve “yardım” istemiyorum, bedavaymış ne olmuş? Kayınvalidem, kocam Hakan evdeyken her hafta sonu çıkageliyor. Bütün aile bir arada olsun, o da parlasın istiyor. Bazen kayınpederi, Ahmet Bey’i de getiriyor, ama o nadiren geliyor—kendine ait bir hayatı var, ilgi alanları var, hatta karısıyla ayrı odalarda uyuyorlar.
Bir düşünün: genç bir anneyim, oğlum henüz bir yaşında bile değil. Huysuzlanıyor, diş çıkarıyor, gaz sancıları var, geceleri uyumuyorum. Ama yine de “ninemin yardımını kabul etmeliyim” çünkü yolda. Bu demek ki; temizlik, yemek, sofra hazırlığı ve bitmek bilmeyen sohbetler. Temizliği Hakan’a yıkmayı denedim, ama homurdanıyor: “Bütün hafta çalıştım, biraz dinleneyim!” İşte ben, mutfak, çocuk ve koltukta torununa şekerlemeler yapan kayınvalide arasında koşturup duruyorum.
Gülten Hanım gelir, çocukla oynar, çayını içer, ben ise bir değirmen taşı gibi dönerim. Yemek yapar, sofrayı kurar, üstüne su döken, püreyle oynayan çocuğun peşinden koşarım. Güler yüzlü olmalı, konuşmalara eşlik etmeli, o eski tiyatro hikâyelerini anlatırken gülümsemeliyim. Sonra, sıkıldığı anda kalkar, gider. Bazen üç saat, bazen yarım saat. Görevini yapmış gibi huzurla çeker gider, ben ise bulaşık dağının ve sağa sola saçılmış oyuncakların ortasında bitap düşerim.
Torunlarını alıp hafta sonu kendileriyle vakit geçiren nineleri anlıyorum. İşte gerçek yardım bu. Peki ya benimkisi? Ben bir tiyatro sahnesindeyim; aşçı, temizlikçi, eğlendirici rollerinin hepsi bende. Hakan’la konuştum, ama omuz silker: “Yahu, o benim annem, kapıyı yüzüne kapatamayız ya?” Hazırlanmayı bırak, temizlik yapma diyenler oluyor, ama nasıl yapabilirim ki? Kapıda bekliyor! Kendimi bencil ve nankör hissettiriyor. Yoksa gerçekten çok mu şey istiyorum? Sadece kendi evimde özgürce nefes almak istiyorum.
Bu hikâye, bir çığlık. Dengeyi nasıl kuracağımı, bu tür “yardımın” beni daha çok yorduğunu nasıl anlatacağımı bilmiyorum. Belki gerçekten fazla şey bekliyorumdur. Ama her seferinde, kayınvalidem ardında bir karmaşa bırakıp gittiğinde, hafta sonlarını sadece bir anne olarak geçirebilmeyi diliyorum—hizmetçi değil. Dinlediğiniz için teşekkürler.




