Eski mahallenin köşesindeki o küçük kafede yine karşılıklı oturuyorlardı – Defne ve Alper.
O, uzun yüzlü, ince yapılı, siyah saçlarının asi tutamlarını bir türlü toplayamayan bir kadındı. Saçları her zaman lastiğinden kaçar, sanki “Ben özgürüm” dercesine dalga dalga omuzlarına dökülürdü.
O ise köşeli çeneli, yorgun ama sıcak bakışlı bir adamdı. Gözlerinin kenarındaki kırışıklıklar, içten gülen insanlarınki gibi derindi. Şakaklarındaki birkaç beyaz tel, ona daha da olgun bir hava katıyordu.
Zaman durmuş gibiydi. Alper, Defne’nin fincanındaki kahveye tam iki şeker atıp karıştırırken, o her zamanki gibi parmaklarında peçeteyi kat kat buruşturuyordu.
Öyle doğal görünüyorlardı ki, hiç ayrılmamışlar gibi. Ama biliyordum ki o bakışların ardında, seçimlerle, acılarla, tereddütlerle ve… aşkla dolu bir hayat saklıydı.
“Defne, nasıl tanıştınız?” diye sormuştum bir gün, dayanamayıp.
Alper’e baktı, sanki onayını istiyordu. Hafifçe başını salladı.
“O zamanlar bankada çalışıyordum,” diye başladı, gözlerini kaçırarak. “Yeni başlamıştım, her şey korkutucu ve yabancıydı… O ise…” Dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.
“Ben de burnu havada bir departman müdürüydüm,” diye gülümseyerek lafa girdi Alper.
Defne başını iki yana salladı:
“Dayanılmazdı. O odaya girdiğinde bütün kızlar susardı. Pahalı takım elbisesi, dik duruşu, keskin bakışları… Ama sadece bana bakardı.”
“Mavi takım elbiseli ve yanağındaki gamzeli halin,” diye yumuşakça ekledi Alper. “Gülüşün odanın yüzünü aydınlatırdı.”
Defne gülümsedi, eli yanağına gitti.
“Sonra… Sonra beni akşam yemeğine davet etti. Sarhoş oldu. Ve evli olduğunu itiraf etti.”
Bir sessizlik çöktü. Anı, bir yük gibi üzerlerine çökmüştü. Alper fincanı sımsıkı tuttu. Defne geçmişin derinliklerine bakıyordu.
“Hemen karar verdim. ‘Öteki kadın’ olmak istemiyordum. Ama o pes etmedi. Çiçekler, kitaplar, geziler… Onun sayesinde ilk kez tiyatroya, operaya gittim… Yaşadım.”
“Neden olmadı?” diye ürkekçe sordum.
“Boşanmayı teklif etti. Ama ben ‘Hayır’ dedim. Çünkü korktum. Pişman olur diye… Onun gözünde o kadın olamayacağım diye… Ailesi beni reddeder diye… Aşktan korktum.”
“Ben de her şeyi yıkmaya hazır değildim. Çocuklar, dünyamız… Sorumluluktan korktum,” diye ekledi Alper.
Defne derin bir nefes aldı.
“Sonra başka biriyle tanıştım. Nişan, düğün derken… Kaçtım. Vedalaşmadan bile.”
“Kalmanı isterdim,” dedi Alper, neredeyse fısıltıyla. “Ama o zaman değil. Çok geç anladım.”
“Yıllar sonra burada, tesadüfen karşılaştık. Ben boşanıyordum, o ise ‘Mutlu oldum’ dedi. Yalan söyledim, o anladı.”
Alper parmaklarıyla Defne’nin eline dokundu.
“Yalan söylerken hep omuzlarını kaldırırsın,” diye fısıldadı.
Sustular. Göz göze. O bakışta her şey vardı: yaşanmışlık, söylenmemiş sözler, bırakılmış anlar.
“Şimdi arkadaşız,” diye gülümsedi Defne. “Ya da neredeyse.”
“Sadece sevmeyi biliyoruz. Kendi yolumuzla. İstemeksizin, söz vermeksizin,” dedi Alper.
Ve düşündüm: mucize, yalnızca buluşmak değil, yollar ayrılsa bile içindeki sıcaklığı kaybetmemekmiş. İnsanı, her şeye rağmen hayatında tutabilmekmiş.
Sıradan bir mucize. Ama en gerçeği.




