Oda, ucuz ilaçlar, haşlanmış lahana ve öyle ağır, yoğun bir yaşlılık kokusuyla doluydu ki sanki kaşıkla kepçelenebilirdi. Lale Yılmaz, yatağın kenarında oturmuş, solmuş sabahlığını parmaklarıyla düzeltiyordu—aynı sabahlıkla evindeyken mutfak penceresinde çayını yudumlardı. Evinde… Onun bir evi olduğu zamanlarda…
Yan yatakta, kendisinden yirmi yaş büyük bir kadın vardı. Bir heykel gibi, hiçbir yere bakmadan oturuyordu. Donuk gözleri duvara dikilmişti, sanki orada başka bir gerçekliğe açılan bir pencere varmış gibi.
Aniden ağır ağır doğruldu, sandalyeye tutunarak çekti ve Lale’nin yanına oturdu.
“Laleciğim, anlat bana… Buraya nasıl geldin?” diye fısıldadı yaşlı kadın, yanına zorlukla yerleşirken. Solgun gözlerinde, bir çocuğunki gibi çaresizlik vardı. Sanki yaşlı bir kadın değil, dünyanın çoktan terk ettiği küçük bir kızdı.
Lale, geçiştirmek istedi. Anlamayacak, duymayacak, hatırlamayacak, diye düşündü. Ama konuştu. Çünkü belki de uzun zamandır ilk kez biri onu dinlemek istiyordu.
“Her şey sessizlikle başladı…” dedi, sesi titreyerek. “Önce Eren daha az aramaya başladı. Bir toplantısı vardı, torunu kursa gidiyordu, ya da sadece zamanı olmadı. Gülşen, karısı, zaten beni hiç umursamazdı. Torunum Can… Büyüyor, bir gencin büyükannesine ayıracak vakti yok. Anlıyorum.”
Komşu kadın dinliyor, hafifçe öne eğiliyor, başını sallıyordu. Üç yıldır bu yurttaydı ve her hikâyeyi sanki kendi yaşamış gibi dinliyordu.
“Sonra tebrik etmeyi bıraktılar. Doğum günüm, sıradan bir gün gibi geçti. Ardından Anneler Günü. Sonra Yılbaşı. Ben… ben bekledim. Eren’in küçükken sevdiği elmalı pastayı yaptım. Sofrayı kurdum. Eski bir fotoğrafımızı koydum. Ege sahillerinde, şortlu, küçük bir çocukken çekilmişti. Ben de gençtim… gülüyordum. Fotoğrafa bakıp düşündüm: Gelecekler. Mutlaka geleceklerdi. Söz vermişlerdi.”
Lale derin bir iç çekti. Gözlerinin kenarı ıslandı. Komşu kadın nazikçe omzuna dokundu.
“Geldiler. İşte akşam. Geç vakitte. Koridorda duruyorlar, Eren gözlerini yere dikmiş. ‘Anne,’ dedi, ‘biz karar verdik ki…’ Gerisi sanki bir sisin içindeydi. Sadece onun sözleri bir hüküm gibi çınlıyordu: ‘Can’ın kendi odası lazım. Sen… burada daha iyi olursun. Bakım, ilaçlar, düzen…'”
“Peki sen ne dedin?” diye fısıldadı komşu.
“Ne diyebilirdim ki?” dedi Lale, acı bir gülümsemeyle. “Şaşırdım kaldım. Sadece, ‘Ama ben… ben…’ diye mırıldandım. Onlar her şeyi çoktan kararlaştırmıştı. Taşıyıcılar. Çantalar. Oymalı kitaplığımı—şu ince işçilikli olanı—götürüyorlardı. Uzanıyordum ona, Can telefonda takılıyordu. Bir bakış bile yok. ‘Hoşça kal’ yok, ‘teşekkürler’ yok. Sanki hiç var olmamışım gibi.”
“Şimdi? Arıyorlar mı?”
“Dün Eren aradı,” dedi Lale, acıyla gülümseyerek. “‘Nasılsın?’ diye sordu. Ben de ona, ‘Hatırlıyor musun, küçükken şimşek çaktığında yatağıma gelirdin? Bir serçe gibi titrerdin…’ dedim. O da, ‘Hayır, hatırlamıyorum,’ dedi. İşte böyle. Hatırlamıyor. Ya da öyle davranıyor.”
Komşu kadın onun elini tuttu. Sıcak, kuru, damarları belirgin bir el. Sessizce bekledi.
“En… komik olanı biliyor musun?” diye devam etti Lale. “Diyor ki evimi kiraya verdiler. Can’ın dershanesi için paraya ihtiyaç varmış. ‘Boş durmasın’ diye. Şimdi orada yoga stüdyo kurmuşlar. ‘Hatha yoga’ sanırım. Anlıyor musun? Eski büfemin durduğu yerde şimdi kadınlar minderde takla atıyor…”
Koridorda yemek arabasının tekerlek sesleri duyuldu. Pencereden vuran güneş, her yeri kızıl turuncuya boyuyordu. Sessizlik vardı. Hatta fazlasıyla.
“Ama ben her şeyi hatırlıyorum,” diye fısıldadı Lale Yılmaz. “Her şeyi. İlk dişini, geceleri Eren’i nasıl salladığımı, okuldan ilk dördünü alıp ağladığı günü. Nasıl hayal ettiğimi: Büyüyecek, mutlu olacak diye. Verdim her şeyimi. Bütün hayatımı adadım. Şimdi… şimdi sadece kimseye gerekli değilim.”
Komşu kadın sessizce omzuna sarıldı. Yaşlı başına yanaştı. Eli—tıpkı Lale’nin annesininki gibi—kuru, sertti. Her şeyden koruyabilirdi, yalnızlık hariç.
Sessizce oturdular. Yarı karanlık odada, lahana ve formalin kokusu arasında. Geçmişin sıcaklığıyla şimdinin gölgeleri ve bitmeyen sessizliği arasında.
…Ve sadece bir düşünce zihnini kemiriyordu:
Ya bir gün hatırlarlarsa?




