Elif mutfakta oturmuş, kendisine yakın zamanda Volkan’ın hediye ettiği küçük bir taşlı yüzüğe dalıp gitmişti. “Sırf öyle canım istedi” demişti her zamanki gibi. Eskiden böyle hediyeler kalbini heyecanlandırırdı, şimdiyse sadece içinde tarifsiz bir hüzün uyandırıyordu. Sevmediği bir insanla yaşamaktan daha kötü bir şey yoktu…
Volkan’la üniversite yıllarında tanışmışlardı. O “o güvenilir arkadaş”tı, sessiz, kibar, her zaman yanında olan biri. Elif onu hiç ciddiye almamıştı, ta ki Volkan ona kur yapmaya başlayana kadar. Uzun, sabırlı bir ilgi. Hatta kız arkadaşlarıyla konuşurken onunla dalga bile geçmişti.
Ama Volkan vazgeçmedi.
Sonunda birlikte olmaya başladılar. Ardından Volkan onun evine taşındı. Her şey kendiliğinden ilerliyordu. Ama gerçek duygular bir türlü uyanmadı.
Volkan her şeyden memnundu. Ona papatya çayı demliyor, bulaşıklarını yıkıyor, elbiselerini ütülüyordu. Elif ise onun nefesinden bile rahatsız oluyordu. Ona zayıf, karakteri olmayan, sıkıcı bir adam gibi geliyordu.
Arkadaşları ona şanslı olduğunu söylüyordu: “Böyle erkekler artık bulunmaz, kıymetini bil.” Ama arkasından fısıldaşıyorlardı: “Elif böyle birini hak etmiyor, çok duygusuz.”
Volkan ise katlanmaya devam etti. Elif onun iş arkadaşlarıyla flört ettiğinde bile. Onu ittiğinde bile. Bir gün “Boşuna bekleme, gidiyorum. Bıktım senden” dediğinde bile.
Kapının eşiğinde solgun, gözleri sönmüş bir halde durdu. Ve onu durdurmadı.
Birkaç hafta sonra Elif, Arda ile tanıştı. Kendinden emin, karizmatik biriydi. Bir barda tanıştılar, Elif içkiliyken tezgâhın üstünde şov yapıyordu. Arda sessizce yanına oturdu ve dedi ki: “Bir yıl sonra seni seven o adamı bıraktığın için pişman olacaksın.”
Elif güldü.
Arda’yla her şey bir film gibiydi: lüks restoranlar, uykusuz geceler, pahalı hediyeler. Ta ki soğuk bakışlar, gülüşünün yüksekliğine sinirlenmeler, giyim tarzına itirazlar başlayana kadar. Sonra bir ihanet. Özür bile dilemedi:
“Ne bekliyordun ki? Sana söz vermedim.”
Elif yağmura çıktı. Volkan’ı aramak istedi. Ama tuşlara basamadı.
Eve geldiğinde, eski fotoğraflara baktı. İkisi de mutluydu. Volkan onun omuzlarını tutuyor, o ise ona âşık gözlerle bakıyordu. Yoksa seviyormuş gibi mi yapıyordu?
Birkaç gün sonra Elif bir sinir krizi geçirdi. Kalbi dayanamadı. Hastanede ilk kez Volkan’ın gözlerinde aşk değil, kayıtsızlık gördü.
“Neden geldin?” diye fısıldadı.
“Bilmiyorum. Alışkanlık işte.”
Ve gitti. Arkasında bir demet papatya bıraktı, bir zamanlar güllere tercih ettiği o çiçekler.
“Niye sevilmekten bu kadar korktun?” diye sordu terapist.
Elif hıçkırdı:
“Çünkü bu bir risk. Çünkü beni seven herkes er ya da geç gitti. Babam yedi yaşındayken ortadan kayboldu. Annem, ‘Artık kimseye güvenme’ dedi. Ben de öyle yaptım. Duygusuzluğumu, sivri dilli halimi bir kalkan gibi kullandım. Ama Volkan o kalkanı deldi…”
Ağlıyordu. Sessizce, kendine hissetme iznini nihayet verir gibi.
“Onu geri istiyor musun?”
“Dünyadaki her şeyden çok. Ama artık beni görmek istemiyor. Ve nedenini anlayabiliyorum.”
İki yıl geçti.
Elif, bir kafede Volkan’ı gördü. Cam kenarında oturmuş menüye bakıyor, parmaklarıyla tanıdık bir ritim tutturuyordu. Yanına yaklaştı.
“Merhaba. Oturabilir miyim?”
Başını salladı. Sessizdi. Dikkatle baktı.
“Beni affetmeni beklemiyorum. Sadece teşekkür etmek istedim. Olduğun gibi bir insan olduğun için. Ve özür dilerim, sevmeyi bilmediğim için.”
Elif kalktı ve gitti.
Bir hafta sonra Volkan mesaj attı: “Yeniden deneyelim mi? Ama yavaş yavaş.”
Artık birlikte yaşamıyorlardı. Buluşuyorlar, gülüyorlar, bazen sessizce oturuyorlardı. Yeniden güvenmeyi öğreniyorlardı.
Elif’in buzdolabında bir mıknatıs asılıydı: “Üşüyorsan, sıcak davran.”
Ve her “yavaş yavaş”ları, birbirlerine doğru atılan bir adımdı. Sevildiğini hissetmenin mümkün olduğu yere, bir adım daha yakın.




