Emine, kızına yardım etmek istemiyordu, çünkü bir zamanlar onu evsiz bırakmıştı.
Köyde herkes Emine’yi yargılıyordu. Nasıl yargılamasınlardı ki? Kendisi büyük bir evde otururken, kızı çocuklarıyla küçücük bir kulübede yaşıyordu. Üstelik Ayşe de işi iyice alevlendiriyor, anasını kötülüyordu. “Ben kuyudan su taşıyorum, o ise su tesisatı döşetti. Son kuruşlarımla odun alıyorum, onunsa doğalgazı var,” diye şikâyet ediyordu bu tür hikayeleri dinlemekten hoşlananlara. Emine, dedikodulara aldırmamaya çalışıyor, başı dik dolaşıyordu. Herkese neden böyle davrandığını anlatamazdı ki…
Yıllar önce, çok eskiden, güzel bir ailesi vardı. O, kocası ve biricik Ayşecik’i. Üç odalı bir ev, rahat bir hayat. Emine evde oturur, kızını yetiştirirdi. En iyi okul, ilgi alanlarına göre kurslar. Her şey yolundaydı.
Ta ki kızı on beş yaşına gelene kadar. Kocası hastalandı. Emine, sevgi dolu bir eş olarak, onun hastalığıyla mücadeleye atıldı. Büyük paralar gerekiyordu. Ev hariç her şeyi sattılar. Ama ne yazık ki hiçbir şey işe yaramadı. Üç yıl sonra kocası vefat etti.
Emine ve Ayşe için hayat zorlaştı. Geçinecek paraları yoktu. Belli bir hayat standardına alışmış olan Ayşe isyan etti. Emine bir markette işe girdi. Kasada durdu, temizlikçilerin yerine baktı. Ama bunlar kuruştu. Ayşe o sırada okulu bitirmişti ama üniversiteye gitmedi. “Üniversiteye yetecek paramız yok, meslek okuluna da gitmem, rica etme,” diyordu annesinin ısrarlarına.
Ancak gezmeye bayılıyordu. Üstelik bir de kurnazdı. Para lazım olduğunda “anneciğim, canım annem” diye sevgi gösterir, yoksa “o zaman beni niye doğurdun, bana yardım edemeyeceksen!” diye çıkışırdı. Bu böyle sürüp giderken, bir gün evlerine Mehmet çıkageldi.
Başta Emine sevindi, nihayet kızı aklını başına toplamıştı. Mehmet dışarıdan oldukça düzgün görünüyordu. Üstelik iyi giyimliydi, hemen belliydi ki ikinci el değildi. Ayşe’yi tek bakışıyla yerine oturtabiliyordu. Bir de cimri değildi. Pahalı yiyecekler alıyor, Emine’ye de iyi davranıyordu. Daha ilk günden “anne” diye hitap etmişti. Kısacası, bir erkek değil, tatlı bir şekerdi.
Üçü birlikte mutlu mesut yaşamaya başladılar. Emine işten eve döndüğünde ev tertemiz, akşam yemeği hazır olurdu. Sadece gençler ortalıkta olmazdı. Sabaha kadar nerede olduklarını bilemezdi. Ama Emine karışmıyordu, gençtiler, bırak istedikleri gibi yaşasınlar diye düşünüyordu.
Ancak altı ay sonra sıkıntılar başladı. Kızı sürekli ağlıyor, Mehmet ise öfkeli görünüyordu. Emine müdahale etmedi, sebebini sormadı, ki bu büyük bir hataydı. Derken bir akşam Emine’yi konuşmaya çağırdılar. Ayşe başladı: “Anne, Mehmet’le ben ayrı yaşamak istiyoruz. Bize bir ev lazım.” Emine şaşırdı: “Ben size karışmıyorum ki, engel de olmuyorum. Ayrıca size yardım edecek param da yok.” Ayşe sözünü kesti: “Mesele o değil. Şu evi satalım, parayı da aramızda paylaşalım.”
Emine uzun süre direndi ama Ayşe vazgeçmedi. Bazen güzel sözlerle ikna etmeye çalışıyor, bazen de kendi payını satmakla tehdit ediyordu. Sonunda Emine pes etti. Ev alacak kişilerle görüşmeye gençler gitti ve bir daha dönmediler. Parayla birlikte kayboldular. Emine elinde avucunda bir şey kalmadan, evsiz kaldı.
Bir kadın maaşıyla kira ödemek zordu. Bu yüzden yatılı bir iş aramaya karar verdi. Ne iş olursa olsun. Ve buldu. Yaşlı bir kadınla ilgilenecek bir bakıcı olarak. Kadının oğlu oldukça varlıklıydı. Tabii ki annesini yanına alabilirdi, ama Fatma Hanım evini terk etmek istemiyordu. Bu yüzden oğlu ona yardım edecek birini bulmak zorunda kaldı. O da Emine oldu.
Fatma Hanım titiz bir kadındı. Zor yürüyordu ama Emine’den evde eskiden beri sürdürdüğü düzeni istiyordu. Emine birçok şey öğrenmek zorunda kaldı. Mesela ekmek pişirmeyi, perdeleri kolalamayı. Ama insan her şeyi öğrenebilirdi, o da öğrendi.
Sadece iki yıl birlikte yaşadılar. Yakın olmasalar da düşman da değillerdi. Fatma Hanım bir gün aniden vefat etti. Sabah gülümsüyordu, öğlene doğru bir ah çekip yere düştü. Oğlu geldi, her şeyi halletti. Sonra da Emine’ye bir teklifte bulundu: “Hikayenizi biliyorum, affedersiniz, araştırdım. Size sembolik bir bedelle bu evi satmayı teklif ediyorum. Taksitle de olabilir.” Böylece Emine bir ev sahibi oldu.
Yeni evine alışmış, huzur bulmuştu ki bir gün kızı çıkageldi. Hem de yalnız değil, iki küçük çocuğuyla birlikte. Kapıdan girer girmez, “Ev güzelmiş. Benim odam nerede?” diye sordu, sanki bu doğalmış gibi.
Emine hiç tereddüt etmeden cevap verdi: “Senin odan o üç odalı evdeydi, sen onu Mehmet’le birlikte sattın. Bu arada, benim payım nerede? Bir de, beni nasıl buldun? Ha, anladım. Mehmet kayıplara karıştı, para bitti mi?” Ayşe alınmış bir sesle cevap verdi: “Niye hemen böyle konuşuyorsun? Mehmet bir kumarbazmış, beni de senin gibi kandırmış. Sonra iki kere daha evlendim ama hepsi kötü bitti. En sonEn sonunda Emine, yüreğindeki nefreti bir kenara bırakıp kızına ve torunlarına kucağını açtı, çünkü hayatın en acı derslerinden biriydi affetmek ve yeniden başlamak.




