Birkaç gün önce kocamla o kadar şiddetli kavga ettik ki onu evden kovdum. Şimdi annesinin yanında, İzmit’te yaşıyor, ben ise on yıllık evliliğimin ardından kendimi toparlamaya çalışıyorum. Kayınvalidem şokta, arayıp ağlayarak “zavallı oğlumu” geri istiyor ama onun ne düşündüğü umurumda değil. Kendi evimde hizmetçi olmaktan yoruldum.
Annem bile destek olmadı:
“Zeynep, aklını mı kaçırdın? Çocukla tek başına kalacaksın! Niye Arda’ya iftira atıyorsun? Adam gibi adam: içki içmiyor, şiddet göstermiyor, eve ekmek getiriyor!”
Arda’yla daha 20 yaşımdayken evlendim. O zamanlar sonsuz aşka inanan saf bir kızdım. Anneannemin sayesinde kendime ait bir dairem vardı, bu yüzden çeyizsiz sayılmazdım. Annemle babam boşanmıştı ama babam ve ailesi beni yalnız bırakmadı. Onun annesi, bana ev konusunda yardım etti. Bu eve Arda’yla evlendikten sonra taşındık. Onun hiçbir şeyi yoktu—sadece annesinin üç odal evinde bir payı vardı—ama ben bunu önemsemedim. Aşkın her şeyden önemli olduğunu sanıyordum.
Altı ay sonra hamile kaldım. Kızımız Elif, daha 21 yaşındayken doğdu. Doğum izninden sonra işe dönemedim. Küçük bir çocukla, sürekli hastalanan bir bebekle işverenler benimle çalışmak istemedi. “Kızınız mı var? Üzgünüz, uygun değilsiniz,” cümlesini defalarca duydum. Yardım da yoktu: ne kayınvalidem ne de benim ailem Elif’e bakabilirdi. Evde mahsur kaldım, bezler, tencereler ve temizlik arasında koşturmaktan bitap düştüm.
Arda, komşu şehirde çalışıyordu, geç saatlerde eve geliyordu, bu yüzden neredeyse hiç görüşemiyorduk. Tüm ev işleri benim üzerime kaldı. Çöpü bile çıkarmıyordu—kendi tabağını bile yıkamıyordu. Onu yormaya kıyamıyordum, çünkü o çalışıyor, para kazanıyordu! Kendimi suçlu hissediyor, mükemmel bir eş olmaya çalışıyordum. Ama Arda söylenmeye başladı:
“Senin hayatın ballı börek! Kızı anaokuluna bırakıp yatıyorsun. İş bulamıyor musun? Bak, ne sefalette yaşıyoruz!”
Sözleri içimi yakıyordu. Sanki gerçekten onun sırtından geçiniyormuşum gibi hissettim. Daha fazla yaranmak için çabaladım: yemek yaptım, temizledim, hatta terliklerini ağzımla taşır gibi oldum. Ama para konusundaki tartışmalar giderek arttı. Arda bizi geçindirmenin zor olduğunu söylüyor, kayınvalidem de ateşe körükle gidiyordu: “Oğlum senin yüzünden bitap düştü, kendine benzemiyor!”
Bu baskıya dayanamayıp işe başladım. Bir lanet gibi koşturdum: Elif’i anaokuluna bırakıyor, ofise yetişiyor, akşam da annemden alıyordum. Maaşım iyiydi, hatta Arda’dan daha fazla kazanıyordum. Ama evde hiçbir şey değişmedi. İki hafta sonra yine patladı:
“Buzdolabı bom!boş! Akşam yemeği yok! Ben işten geldikten sonra niye çöp çıkarmak zorundayım?”
“Çocukla çöp poşetini mi anaokuluna götüreyim yani?” diye çıkıştım.
Arda, Elif’i annemden alıp evde beni bekliyordu. Akşam sekizde bitkin döndüğümde, özenli yemeklere zamanım olmuyordu. Hızlı bir şeyler pişiriyor, bazen hazır yemek alıyordum. Ama Arda bundan hoşlanmıyordu:
“Her kadın yetiştiriyor, sen niye özelsin?”
“Her erkek para kazanıp şikâyet etmiyor!” diye karşılık verdim. “İkimiz de çalışıyorsak, işleri paylaşalım!”
Ben daha fazla kazanıyordum ama tüm ev işleri yine bana kalıyordu. Arda ise yemek ve temizliğin “kadın işi” olduğunu düşünüyor, bu işleri yapmayı kendine yediremiyordu. Babasını örnek gösteriyordu: “İşte o gerçek adam!” Dayanamadım:
“Baban kendi evini aldı, karısının sırtından geçinmedi! Eğer hiçbir şeyden memnun değilsen, git annenin yanına!”
Arda eşyalarını toplayıp gitti. Kayınvalidem hemen aramaya başladı, onu geri istiyordu: “İnsanlar ne der! Kızını düşün!” Ama dedikodular umurumda değil. Beni ve emeğimi takdir etmeyen birinin hizmetçisi olmaktan yoruldum. Elif benimle ve tek başıma da idare ederim. Ama bazen kendime soruyorum: Nasıl bu hâle geldim? Neden bana böyle davranmasına izin verdim? Aşk beni kör etmişti, ama şimdi net görüyorum: Daha fazlasını hak ediyorum.
Hayat bazen yolunda gitmese de, gerçek değerini bilen insanlarla çevrili olmak en büyük zenginliktir. Kendine saygı duymadan, kimse sana saygı duymaz.




