Dört yıldır annemle konuşmuyorum. Ve hayır, bundan utanmıyorum.
Evlendiğimde daha yirmi iki yaşındaydım. Eşim Mehmet’le üniversiteden yeni mezun olmuş, İzmir’in kenar mahallelerinde küçük, eski ama kiralık bir eve taşınmıştık. Para sıkıntısı vardı, ama o zamanlar bunu önemsemiyorduk. Genç ve aşıktık, geleceğe dair hayaller kuruyorduk.
Ne iş bulsak yapıyorduk. Mehmet hafta sonu demeden çalışıyor, inşaatlarda, kuryelikte, güvenlikte ek iş yapıyordu. Ben de boş durmuyordum; sabah markette, akşamları özel ders veriyordum. Hepsi, bir gün kendimize ait bir daire alabilmek için, kredi çeksek bile.
Bir yıldan biraz fazla geçmişti ki, annemin doğum gününde Mehmet, bir anda “Annemlerle kalabiliriz, ben de onların evine tadilat yaparım,” dedi. Üstelik annem bize para almazmış. Şaşkına dönmüştüm, benimle daha konuşmamıştı bile. Ama herkes—annem, o—üstüme geldi: “Tasarruf ederiz, yardım etmiş oluruz, aile işte.” Pes ettim.
O sırada küçük kız kardeşim Elif on sekiz yaşındaydı. Neredeyse hiç evde durmaz, arkadaşlarında takılır, gezerdi. Mehmet’le pek anlaşamazdı ama annem ona bayılıyordu. Artık örnek damat olmuştu: fayans döşer, duvar kağıdı yapıştırır, musluk tamir ederdi. Bir de annemin emekli arkadaşlarına yardım ediyordu—canı istediğinden değil, annem istedi diye.
Babam memnundu, artık başkalarının dolabını tamir etmek zorunda kalmıyordu.
Ama Elif’le aramız hiç iyi değildi. Her şeye takılıyor, yok yere kavga çıkarıyordu. Anlıyordum, bizi evden atmak istiyordu. Ses çıkarmadım.
Bir cuma, annemler yazlığa gitmişti. Biz evdeydik. Mehmet mutfakta döşeme yapıyordu, ben camları silmiştim. O sırada Elif eve bir erkek arkadaşını getirdi. Üstü başı dağınık, kirli ayakkabılarıyla pek de güven vermeyen biriydi. Saatlerce odasında kaldılar, sonra gittiler. Karışmadım, kendi hayatıydı, sorumluluğu ona aitti.
Ertesi gün babam, araba tamiri için biriktirdikleri paranın çalındığını fark etti. Annem hemen Elif’e yüklendi. Ben de—ne akılsızlık!—o erkek arkadaşından bahsettim. Adalet yerini bulur diye düşündüm.
Ama biliyor musunuz suçlu kim oldu? Ben.
“Bana neden söylemedin?” diye bağırıyordu annem. “Defalarca söyledim, eve erkek sokmayacak! Bir de hamile kalsaydı, sen mi bakacaktın ona?”
Açıklamaya çalıştım, on sekiz yaşındaydı, ben onun bakıcısı değildim. Ama annem daha da hırçınlaştı. Sonunda bizi—Mehmet’le beni—evden kovdu. Sokakta bıraktı. Bağırarak:
“Yetti artık! Tadilatı yaptınız mı? Tamam. Şimdi çıkın gidin!”
Babam köşede gölge gibi durdu, sonra ona da sıra geldi:
“Sen bir şey becerebilseydin, damadıma ihtiyacım kalmazdı!”
İşte böyle. Gittik. Mehmet sessizdi, ben hıçkırıklara boğuldum.
Annem sonra aradı, geri dönmemizi istedi. Açmadım. O günden beri de açmıyorum. Dört yıl oldu.
Yine kiralık eve çıktık, kuruş kuruş biriktirdik ve sonunda kendi evimizi aldık. Küçük, kredili, ama artık bizim. Aralıkta tapuyu alıyoruz.
Elif ise o “serseri” dedikleriyle evlendi. Evet, aynı çocuk. Şimdi annemlerin evinde yaşıyorlar. Mehmet gülüyor: “Gördün mü, tadilat boşuna değilmiş.” Artık orada bir çivi bile çakmıyor. Kimse onları kovmuyor, annem onlara kral gibi davranıyor.
Bazen gözyaşlarına boğulacak kadar inciniyorum. Zamanımızı, emeğimizi, sabrımızı verdik—sonunda bizi attılar. Çünkü doğruyu söyledik. Çünkü “işlerine gelmedik.” Şimdi asıl sorun orada yaşıyor ama annem ses çıkarmıyor.
Ama bırak olsun. Biz geri dönmeyeceğiz. Bir daha bir şey olsa—hırsızlık, dolandırıcılık, her neyse—yardım etmeyeceğiz. Yeterince yaptık.
Şimdi kendi hayatım var. Annemin azarları, gözyaşları, bağrışları olmadan. Ve biliyor musun, çok daha iyiyim.




