Feride, İzmir’deki evinin balkonunda oturmuş, soğumuş çayını yudumluyordu. Yüreği ikiye bölünmüştü sanki: bir yanı oğlu Can için ağlıyor, kendi elleriyle mahvettiği hayatına yanıyordu; diğer yanı ise eski gelini Aylin için sessizce seviniyordu, nihayet zincirlerini kırmıştı. Komşuların dedikodularına kulak asmıyordu. Onlar anlamazdı bu duyguları – sevgiyle utancın, acımayla rahatlamanın garip karışımını. Ama Can’ın ardında bıraktığı enkazla, Aylin’in gözlerindeki ışıkla başka türlü hissedemezdi ki.
Can, onun tek evladıydı, gurur kaynağıydı. Kocası bebekken terk edince, bütün sevgisini oğluna vermişti. Geceler boyu derslerine yardım etmiş, kendisine kıyıp ona yeni ayakkabılar almıştı. Güçlü, akıllı, iyi bir adam olmasını hayal etmişti. Öyle de olduğunu sanmıştı uzun zaman. Aylin’le evlenmişti – sevgi dolu, çalışkan bir kızdı, Can’a âşıktı. Bir kızları oldu, Elif, ve Feride oğlunun nihayet mutluluğu bulduğunu sanmıştı. Yanılmıştı.
Can değişmişti. Ya da belki hep böyleydi de maskesi düşmüştü. Geceleri eve gelmez olmuş, üstünde yabancı parfüm kokularıyla dönüyordu. Aylin, gözleri ağlamaktan kızarmış, Elif için dayanmaya çalışıyordu. Feride gelininin soldğunu görüyor ama karışmıyordu – oğluna darılmasından korkuyordu. Oysa evi, çocuğu, hatta kendisini çeken karısının kıymetini bilmek yerine, başka maceralar peşindeydi. Konuşmaya çalıştığında Can, “Anne, karışma, ne yaptığımı biliyorum,” diye savuşturuyordu. Susuyordu ama her sert sözü yüreğine bıçak gibi saplanıyordu.
Yıkım yavaş yavaş gelmiş, sonunda her şeyi silip süpürmüştü. Can, iş yerinden bir kadınla ilişki yaşamaya başlamış, saklamaya bile çaba göstermemişti. Aylin öğrenince kavga etmek yerine bavulunu toplamıştı. Boşanma davası açmış, Elif’i alıp ailesinin yanına taşınmıştı. Feride, oğlunun bomboş eve döndüğü günü hiç unutamazdı. Şaşkındı ama pişman değildi. “Kendi suçu, beni hiç anlamadı,” demişti ve Feride ilk kez onu bir yabancı gibi görmüştü. Çocuğu, onun gururu, kendi aptallığı ve bencilliği yüzünden ailesini yıkmış birine dönüşmüştü.
Mahalleli Aylin’i suçluyordu: “Kocasını bırakıp çocuğuyla kaçmış, ne bencil!” Feride ses çıkarmıyor ama içi kaynıyordu. Gerçeği biliyordu. Aylin’in geceleri Elif’i nasıl salladığını, Can arkadaşlarıyla “dinlenirken” iki işte nasıl çalıştığını görmüştü. Onurunu çiğneyene kadar evliliği kurtarmaya nasıl çabaladığını biliyordu. Şimdi Aylin gittiğinde ona kızamazdı. Aksine, gücüne hayrandı. Sevdiğin birinden kendini kurtarmak için ayrılmak – oğlunun asla anlayamayacağı bir cesaretti.
Bir yıl geçti. Can yalnız yaşıyor, şikâyet ediyor ama hiçbir şeyi düzeltmek için adım atmıyordu. Suçu herkese atıyordu – Aylin’e, kaderine, hatta “yanında durmayan” annesine. Feride ona baktığında artık bir adam değil, belki de kendi aşırı sevgisiyle yıprattığı bir çocuk görüyordu. Yüreği onun için acıyordu ama artık bahaneler üretemiyordu. Aylin’e bağırışlarını, Elif’i görmezden gelişlerini hatırlıyor ve anlıyordu: bu yolu kendi seçmişti.
Ama Aylin açmıştı. Yeni bir iş bulmuş, hep hayal ettiği fotoğrafçılık kursuna yazılmıştı. Minik Elif, artık ağlamaktan çok gülüyordu. Bir gün parkta görmüştü onları – Aylin salıncakları itiyor, Elif kahkahalara boğuluyordu. O an Feride tuhaf bir rahatlama hissetti. Sevdiği gelini özgürdü. Can’ın vurduğu prangaları kırmış, hak ettiği hayatı yaşıyordu. Feride gülümsedi ama gözlerinden yaşlar süzüldü. Aylin için seviniyor, Can için ağlıyordu.
Şimdi bu çelişkiyle yaşıyordu. Can’ı seviyor ama onunla gurur duyamıyordu. Elif’i özlüyor ama kızının güçlü bir anneyle büyüdüğüne seviniyordu. Aylin’i düşünüyor ve geriye bakmaması için dua ediyordu. Kendine soruyordu: Oğlunu farklı yetiştirebilir miydi? Bu soru geceleri kemiriyordu ama cevap yoktu. Sadece acı bir gerçek vardı: Oğlu ailesini yıkmıştı, gelini ise yeniden başlamayı başarmıştı. Ve bu acı finalde Feride bir umut görüyordu – kendisi için değil, kurtulmayı başaranlar için…




