Annem, hasta olan kardeşime yardım etmediğim için bana sitem ediyor, ama okuldan sonra eşyalarımı toplayıp evden kaçtım.
Aylin, İzmir’in hüzünlü bir parkında, sonbahar rüzgarlarında dans eden yaprakları izlerken oturuyordu. Telefonu titredi—yine annesi, Emine’den bir mesaj: “Bizi terk ettin, Aylin! Efe’nin durumu kötüleşiyor, sen ise kendi hayatını yaşıyormuşsun gibi davranıyorsun!” Her kelime bir yumruk gibiydi, ama Aylin cevap vermedi. Veremezdi. Kalbinde suçluluk, öfke ve acı birbirine dolanmıştı; onu beş yıl önce terk ettiği eve geri çekiyordu. On sekizinde verdiği o karar, hayatını “önce” ve “sonra” diye ikiye bölmüştü. Şimdi, yirmi üç yaşında, hâlâ doğru mu yaptığını bilmiyordu.
Aylin, küçük kardeşi Efe’nin gölgesinde büyümüştü. Efe üç yaşındayken, doktorlar ağır bir epilepsi teşhisi koymuştu. O günden sonra evleri bir hastane odasına dönüştü. Annesi, Emine, kendini oğluna adamıştı: ilaçlar, doktorlar, bitmeyen tahliller. Babaları ise bu yükün altında ezilip gitti, Emine’yi iki çocukla baş başa bıraktı. O zamanlar yedi yaşında olan Aylin, görünmez olmuştu. Çocukluğu kardeşine bakmakla geçti. “Aylin, Efe’ye yardım et,” “Aylin, ses çıkarma, onu heyecanlandırma,” “Aylin, sabret, şimdi sana sıra değil.” Sabretti, ama her yıl kendi hayallerinin giderek uzaklaştığını hissetti.
Ergenliğe geldiğinde, Aylin “düzgün” olmayı öğrenmişti. Yemek yapıyor, temizliyor, annesi hastanelerde koştururken Efe’yle ilgileniyordu. Okul arkadaşları dışarı çağırdığında reddediyordu—evde her zaman ona ihtiyaç vardı. Emine onu övüyordu: “Sen benim direğimsin, Aylin,” ama bu sözler içini ısıtmıyordu. Aylin, annesinin Efe’ye baktığı o bakışı—sevgiyle karışık bir çaresizlikle—görüyordu ve kendisine asla öyle bakılmayacağını biliyordu. O bir evlat değil, ailenin yükünü hafifleten bir yardımcıydı. Kalbinin derinliklerinde kardeşini seviyordu, ama bu sevgi yorgunluk ve kırgınlıkla doluydu.
Mezuniyet yılına geldiğinde, Aylin bir hayalet gibi hissediyordu. Sınıf arkadaşları üniversiteleri, partileri, gelecek planlarını konuşurken, o sadece hastane faturalarını ve annesinin gözyaşlarını düşünebiliyordu. Bir gün, okuldan döndüğünde Emine’yi çığlık çığlığa buldu: “Efe’nin yeni bir tedaviye ihtiyacı var, ama paramız yok! Okuldan sonra işe girmelisin, Aylin!” İşte o an, Aylin’in içinde bir şey kırıldı. Annesine, kardeşine, onu hayat boyu boğan o duvarlara baktı ve anladı: eğer kalırsa, sonsuza dek yok olacaktı. Acıyordu, ama artık başkalarının ondan beklediği kişi olamazdı.
Mezun olduktan sonra, Aylin çantasını topladı. Bir not bıraktı: “Anne, sizi seviyorum, ama gitmem gerekiyor. Affet beni.” Biriktirdiği beş bin lira ile İstanbul’a bir bilet aldı. O gece, trende otururken, bir hain gibi hissederek ağladı. Ama aynı zamanda göğsünde yeni bir şey atıyordu—umut. Yaşamak, okumak, nefes almak, hastane koridorlarına geri dönmeden kendi hayatını yaşamak istiyordu. İstanbul’da bir yurt odası kiraladı, garson olarak çalıştı, üniversiteye yazıldı. İlk defa bir “fonksiyon” değil, bir insan gibi hissetti.
Emine onu affetmedi. İlk aylarda arayıp bağırıyor, yalvarıyordu: “Bencilsin! Efe sensiz acı çekiyor!” Sesindeki her ton Aylin’in kalbini bıçaklıyordu. AnneAylin gözlerini kapadı ve derin bir nefes alarak, “Belki bir gün…” diye mırıldandı, ama cümlesini bitiremedi.




