Yasemin, küçük İzmir’deki evinde yalnız oturuyordu ki kapının çalınmasıyla irkildi. Yerinden kalkıp gözetleme deliğinden baktığında, elinde dev bir çiçek buketiyle genç bir adam duruyordu. “Kim bu?” diye düşündü şaşkınlıkla.
“Kim o?” diye seslendi, kapıyı açmadan önce.
“Size çiçekler…” dedi genç adam.
Yasemin kapıyı araladı, şüpheyle baktı.
“Çiçek mi? Benim için mi?” diye sordu.
“Evet, sizin için,” diye gülümsedi genç adam. “Ayşe hanım siz misiniz?”
“Hayır, ben Yasemin,” dedi, içinde hafif bir burukluk hissederek.
“Bir dakika,” diye utandı genç adam, telefonunu çıkarıp kontrol etti. “Yanlış numaraya gelmişim sanırım…”
“Önemli değil,” dedi Yasemin, zoraki bir gülümsemeyle.
Oturma odasına döndü, fakat bir süre sonra kapı yine çalındı. Gözetleme deliğinden baktığında donakaldı, gözleri büyümüştü.
O gün Yasemin’in doğum günüydü ve ilk defa yalnız kutluyordu. Yirmi beş yaşına basmıştı ama içinde hiçbir sevinç yoktu. Arkadaşlarını görmek, evden çıkmak, her şeyin yolunda olduğunu numara yapmak istemiyordu.
En yakın arkadaşı Elif, kafeye gidip kutlama yapmayı teklif etmişti ama Yasemin reddetmişti.
“Böyle bir günde eve kapanıp üzülmek olmaz!” diye ısrar etmişti Elif. “Daha yirmi beş yaşındasın! Kaderin bir gün karşına çıkacak. O Tolga da senin gözyaşlarına değmez. Hazırlan, seni almaya geliyoruz!”
“Hayır, Elif, bugün olmaz,” diye kesin bir dille cevap vermişti Yasemin.
“Ama doğum günün bugün! Kutlamak lazım!” diye diretmişti arkadaşı.
“Kutlamak istemiyorum. Özür dilerim, Elif,” demişti sertçe.
“Yazık oluyor,” diye iç çekmişti Elif. “Ama fikrini değiştirirsen ara.”
“Değiştirmeyeceğim…”
Yasemin, nişanlısı Tolga’dan ayrıldığı için derinden sarsılmıştı. Neredeyse bir yıldır birlikteydiler ve Tolga ona evlenme teklifi bile etmişti. O an yedinci kat gökyüzündeydi, düğünü, aile hayatını, çocuklarını hayal ediyordu. Ama bu hayaller gerçekleşmeyecekti.
Çünkü Tolga’nın ikili bir hayatı olduğunu öğrenmişti. Yasemin’den başka, bir de Sibel adında bir kızla görüşüyormuş. Yasemin’le evlenmeyi planlarken, Sibel’le de “sadece vakit geçiriyormuş.” Her şey, Sibel’in hamile olduğunu açıklamasıyla değişmiş. Sibel’in babası, Tolga’nın patronu ve etkili bir adam, net bir ültimatom vermiş: Ya evleneceklerdi ya da Tolga işten atılacaktı.
Gerçek ortaya çıktığında Yasemin şok olmuştu. Ama Tolga’nın, Sibel’le evlendikten sonra da kendisini “sevgilisi” olarak tutmayı teklif etmesiyle dili tutulmuştu.
“Cidden benim metresin olmamı mı teklif ediyorsun?!” diye haykırmıştı, dünyası başına yıkılırken.
“Ne var bunda?” diye saf saf sormuştu Tolga. “Birlikte iyiyiz. Sen beni seviyorsun, ben seni…”
“Ne sevgisinden bahsediyorsun?” diye bağırmıştı Yasemin. “Beni aldattın, başkasıyla görüştün! Seven insan böyle mi yapar?”
“O bana yanaştı,” diye savunmuştu kendini. “Güzeldi, dayanamadım. Ben de erkeğim sonuçta! Ama onunla sıkılıyorum, seninle her şeyi konuşabiliyorum.”
“Sus!” diye kesmişti onu Yasemin. “Çık git, seni görmek istemiyorum!”
O an hayatının bittiğini düşünmüştü. Böyle bir ihanetten sonra erkeklere nasıl güvenecekti? Tolga ona aşkını haykırmış, güzel sözler söylemiş, onu hayatının kadını ilan etmişti. Ama her şey yalandan ibaretmiş.
Yasemin, üç yaşındayken babasının terk ettiği annesini düşündü ister istemez. Sonra ilkokul ikinci sınıftayken annesi yeniden bir ilişkiye başlamış, ama adam en yakın arkadaşını seçmişti. O günden sonra annesi Neşe, erkeklerden soğumuş ve kaderinin yalnızlık olduğuna karar vermişti.
“Keşke sen, kızım, iyi bir adamla karşılaşabilsen,” diye iç çekerdi hep, Yasemin için endişelenerek.
Nişan haberiyle annesi çok sevinmişti. Neşe, Yasemin’in büyüdüğü köyde yaşıyordu. Yasemin üniversite için şehre taşınmış, iş bulmuş, bir ev tutmuş ve aile hayali kuruyordu. Şimdi Tolga’nın ihanetiyle bu hayalin gerçekleşmeyeceğinden korkuyordu.
Yirmi beşinci yaş günü hiçbir neşe getirmemişti. Onu sevdiği adamla geçirmeyi hayal etmişti, ama yerine kırık bir kalple yalnız kalmıştı. Yasemin bir bardak sıcak çikolata yaptı ve annesinin ördüğü battaniyeye sarıldı. Neşe hünerli bir kadındı, sipariş üzerine örgü örerdi ve işleri herkesi hayran bırakırdı. Yasemin de örmeyi severdi ama annesi gibi becerikli değildi.
Tam bir yudum alacakken kapı tekrar çaldı.
“Garip,” diye geçirdi içinden. “Kim bu? Elif’le Burcu olmasın, gitmeyeceğimi söylemiştim.”
Yasemin mütevazı biriydi ve üzgünken yalnız kalmayı tercih ederdi. Gözetleme deliğinden baktı. Kapının önünde yine o genç adam vardı, bu sefer daha büyük bir buketle.
“Kim o?” diye sordu, kapıyı açmadan.
“Size çiçekler,” dedi genç adam.
Yasemin kapıyı araladı, bukete ve adama dikkatle baktı.
“Çiçek mi? Benim için mi?” diye şaşırdı.
“Evet, sizin için,” diye başını salladı. “Ayşe hanım siz misiniz?”
Yasemin gülümsedi ve kapıyı ardına kadar açarak, “Hayır, ben Yasemin’im, ama bu güzel çiçekleri kabul etmekten mutluluk duyarım” dedi.




