Paramparça Hayaller: Bir Dramanın Hikayesi

Ebru, hüzünlü gözlerle İzmir’deki evlerinin salonunda volta atıyor, telefonuna sık sık bakıyordu. Kocası yine gecikmişti ve sabrı, gerilmiş bir yay gibi kopmak üzereydi.

“Nerede geziniyor bu adam?” diye mırıldandı, telefonunu öyle sıkı tutuyordu ki parmakları bebek pembesi kesilmişti.

Kapı kilidi döndü ve koridorda yorgun ama suçlu bir gülümsemeyle Emre belirdi. Elinde mütevazı bir papatya demeti vardı.

“Senin için,” dedi uzatarak. “Affet, anneme yardım ediyordum.”

“Geciktin mi?” Ebru’nun sesi öfkeyle titredi. “Arayamaz mıydın? Deli oluyorum burada!”

“Koşturmaca içinde unuttum,” dedi Emre, gözlerini kaçırarak. “Annemle konuştuk… Bir karar verdik.”

“Ne kararı?” Ebru dondu kaldı, sırtına soğuk bir üzüntü çöktü.

Emre derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı. Ebru dinledikçe yüzü öfke ve inanmazlıkla taş kesildi.

Artık Emre’yi evde bir saatten fazla görmüyordu. Şafak sökmeden çıkıyor, gece yarısından sonra, Ebru çoktan uykuya dalmışken geliyordu. Bazen hiç gelmiyordu. Bahar İzmir’e gelmişti ve Emre başka birine dönüşmüş gibiydi. Kışın hemen eve koşar, battaniyeye sarılır, onun gezme tekliflerini surat asarak reddederdi. Şimdiyse günlerce, gecelerce kayboluyordu.

Emre’nin annesi, Sevim Hanım, ilk bakışta Ebru’da çekingen bir soğukluk uyandırmıştı. Tanıştıkları gün, Sevim Hanım ona adeta bir malı inceler gibi soğuk ve küçümseyen gözlerle bakmıştı. Sofrada sadece oğluyla konuşuyor, gelinini yok sayıyordu. Ebru, Sevim Hanım’ın kocası Cemal Bey’e acıyordu. Bitkin görünüyor, eşine karşı korkakça konuşuyor, her sert sözünde irkiliyordu.

O gün bile Ebru biliyordu: böyle bir aileyle aynı çatı altında yaşamak kabus olurdu. Neyse ki kendi evi vardı ve evlendikten sonra Emre ona taşınmıştı. Sevim Hanım da sesini çıkarmamış, hatta oğlunun eşyalarını toplamasına yardım etmişti, sanki varlığından kurtulmaya seviniyordu.

Yeni evlerine taşındıklarında Sevim Hanım kısa bir süre gelmiş, evi eleştirel gözlerle süzmüş, bir çay içip gitmişti. Evliliklerinin üzerinden bir yıl geçmişti ve Ebru ne övünecek ne de şikayet edecek bir şey bulabiliyordu. Herkes gibi yaşıyorlardı: ev, iş, nadir bayram kutlamaları. Ebru’nun ailesi başka şehirdeydi, gelmeleri için ısrar ediyorlardı ama o bağımsızlığına alışmıştı. Burada işi, arkadaşları, evi ve kocası vardı. Evlilik hayatının fena gitmediğini düşünüyordu. Emre uyumluydu, mütevazı yaşıyorlardı ama geçimleri yetiyordu.

Bazen kayınvalidesi oğlundan yardım isterse destek oluyorlardı. Ayda bir kafeye gidiyor, hayaller kuruyorlardı. Ebru çocuk istiyordu ama Emre sessiz kalıyordu. Hayal kurmanın kolay olduğunu, çocuk büyütmeninse bambaşka bir şey olduğunu biliyordu. Emre ise araba hayali kuruyordu. Ebru, arabanın faydalı olduğunu kabul ediyordu ama pahalıydı. Kredi çekmek istemiyor, ailesinden de para istemeye çekiniyordu. Tüm masrafları kısarak, maaşını biriktirse bile ancak ikinci el bir araba alabilirdi.

Emre gecikmelerini hep aynı şekilde açıklıyordu:
“Anneme yardım ediyorum. Yazlık mevsimi başladı, her gün oraya gidiyor, ben de yardım ediyorum.”

“Peki bana ne zaman yardım edeceksin?” diye patlardı Ebru. “Kaç kere söyledim, banyodaki musluğu tamir et diye! Balkon kapısı neredeyse düşecek!”

“Ebru, bunlar annemle nasıl kıyaslanır?” diye savuştururdu.

Bu tartışmalar sıklaşmaya başladı. Ebru “haftasonu karısı” olmaktan yorulmuştu, üstelik o bile garanti değildi. Cumartesileri bile Emre ailesinin yanına gidiyordu. Kayınvalidesinin kendisini yazlığa çağırmadığına seviniyordu ama bazen merak ediyordu: neden?

Bir gün, kayınvalidesinin evinde kışlık sakız kabağı turşusunu denemişti. O kadar lezzetliydi ki farkında olmadan yarım kavanoz bitirmişti.
“Gerçekten siz mi yaptınız?” diye şaşırmıştı.
“Elbette,” gururla cevap vermişti Sevim Hanım. “Bütün yaz uğraşıyorum ki kışın kendi yemeğimiz olsun.”
“Annem turşu yapmazdı, bu tadı unutmuştum,” demişti Ebru, belki kayınvalidesi paylaşır diye umut ederek.

Fakat Sevim Hanım bu imayı duymazdan geldi.
“Garip bir aileyiniz var. Nasıl turşu yapılmaz ki? Ben her yıl kavanozları doldururum. Zordur ama kışın sofrada turşu, reçel olur. Tembellerin sofrası ise hep boştur,” diye Ebru’yu yargılayan bir bakış attı.

Ebru bir daha bu konuyu açmadı. Eve dönerken bir kavanoz kabak turşusu alıp patates kızarttı ve hepsini tek başına yedi.

O akşam Emre yine gecikti. Öfkeden gözü dönen Ebru odada volta atıyor, telefonunu sıkıyordu. Tek başına akşam yemeği yemekten, kocasını köpek gibi beklemekten bıkmıştı. Kapı açıldı ve ona her şeyi haykırmaya hazırlandı. Emre elinde papatyalarla içeri gelmiş, suçlu bir gülümsemeyle bakıyordu.

“Affet Ebru,” dedi çiçekleri uzatarak.
Ebru sessizce papatyaları vazoya koydu, belki akşam romantik geçer diye umut etti. Fakat Emre koltuğa çöktü, ona zeki bir bakış attı ve konuşmaya başladı:
“Annemle konuştuk ve karar verdik: Bu ev niye”Sattık bile, annemin yazlığının yanında bir daire aldık, hem yakın oluruz hem de rahat ederiz,” dedi Emre, boş gözlerle karısına bakarken.

Rate article
Lifequest
Paramparça Hayaller: Bir Dramanın Hikayesi