Buzdolabı — yemekhane değil! Kızım ve “arkadaşları” beni gözyaşlarına boğdu
Kızım Elif büyüyor. Hareketli, iyi kalpli, insanlara karşı fazlasıyla açık. Hatta bazen fazla açık. Neredeyse herkesle arkadaş — sınıf arkadaşları, mahalledeki çocuklar, kurslardan tanıdikları, hatta benim daha önce hiç görmediğim çocuklarla bile. Son zamanlarda bu arkadaş canlısı grup bir şekilde evimizi mesken tuttu.
Soğuk havalarda dışarıda oynamak zor, dediler. Elif de misafirperverliğiyle hepsini içeri davetiyor, müzik açıyor, kurabiyeler ikram ediyor, çay doldurup gürültülü sohbetler düzenliyor. Başlarda göz yumdum: çocuklar gelmiş, oturmuşlar, gitmişler. Hatta sevindim bile — kızımın böyle sıcak bir çevresi var diye. Ama bir noktada iş kontrolden çıktı.
Geçenlerde işten yorgun, aç ve tek dileği akşam yemeğini yiyip kanepede uzanmak olan bir halde eve geldim. Mutfakta sürpriz beni bekliyordu. Tanımadığım iki çocuk, masada oturmuş, tencereyle yemek yiyordu. Benim tenceremle! İki günlük etli bulgur pilavını bitirmişlerdi!
Kapıda donup kaldım. Çocuklar hiç utanmadan son lokmalarını da yiyip bulaşıkları lavaboya bırakarak neşeyle vedalaştılar. Ben ise olduğum yerde, olanlara inanamadım. Öğle yemeği, akşam yemeği — hepsi yok olmuştu. Kendi ailem, eşim ve çocuğum için tek bir lokma kalmamıştı.
Kızımın odasına gittim. Sakince anlattım: arkadaşlarına çay, tatlı ikram etmesinde sorun yok. Ama çorba, et, pilav — bunlar ailemiz için hazırladığımız, saatlerimizi ve emeğimizi harcadığımız yemekler. Evde olmadığımızda başka çocukların bizim tenceremizden yemesini istemiyorum.
Elif tek kelime etmeden kapıyı çarptı ve kilitledi. Birkaç dakika sonra odasından gelen ses beni suçluyordu:
“Sen cimrisin! Öz annem, ama arkadaşlarıma yemek bile vermiyorsun!”
Alındı. Küstü. Yemeğe bile çıkmadı. Oysa ben, dişlerimi sıkarak, patates haşlayıp köfte yapmıştım — en azından birileri doğru dürüst yesin diye.
Ertesi sabah Elif’i karşıma alıp net konuşum: “Yemek iki günlük. Akşam geç saatte eve geliyorum, gece yemek yapmayacağım. Büyüdüğüne göre bazı şeyleri anlamalısın.” Kızım hiç cevap vermeden okula gitti.
Akşam geç vakit eve döndüğümde eşim patates kızartıyordu. Çünkü yine yemek kalmamıştı. Elif yine arkadaşlarını getirmişti. Biz işteyken buzdolabını silip süpürmüşlerdi. Ne çorba, ne köfte, hatta sandviç bile bırakmamışlardı. Geriye sadece ambalajlar ve kirli tabaklar kalmıştı.
Elif yine odasına kapandı. Sorularımıza cevap vermedi. Eşimle bakıştık — ikimiz de durumun artık sınırları aştığını biliyorduk. Olay yemek değildi. Olay, çocuğumuzun bizi duymak istememesiydi. Sıradan bir şeyi — evimize, emeğimize ve sınırlarımıza saygı göstermeyi — reddediyor, bizi düşman olarak görüyordu.
Ben cimri değilim. Fakir bir aile de değiliz, ama her şeyi emeğimizle kazanıyoruz. Başka çocukları doyuracak lüksüm yok. Vicdanen de bunu kaldıramam.
Yorgunum. Çaresizim. Bir anne için kendi kızının şefkatini cimrilik olarak görmesi acı verici. Annem “Kemer çıkar” diyor, ama kemere inanmıyorum. Konuşmaya, anlatmaya inanıyorum. Peki çocuk duymak istemiyorsa ne yapacaksın?
Belki yetiştirirken bir şeyi eksik bıraktım? Çok mu yumuşaktım? Yoksa Elif sadece ergenlik döneminde ve bu geçici mi? Bilmiyorum. Şaşkınım.
Sorunun kökü şu: Bir genç, annesinin sadece bedava bir aşçı ve buzdolabı olduğunu düşünüyorsa, ona nasıl ulaşılır? Aileye saygıyı ve emeğin değerini nasıl öğretirsin?
Tek istediğim, kızımın gözlerinde yeniden minnettarlık görmek. Şikayet değil, bir kase mercimek çorbasının lüks olmadığını anlamasını istiyorum. Sonuçta, sevgi verdikçe çoğalır, ama sınırlar da korunmalıdır.




