On gün sonra: Ev bomboştu
İşten dönen Elif, Omsk’taki küçük dairesinin kapısında donup kaldı. Bir şeyler ters geliyordu. Odaları bir bir kontrol ederken yüreği sızladı: Kocasının eşyaları yoktu. Yazlık kıyafetler, tıraş takımı, diş fırçası… Yatak odasının ortasında öylece durdu, gözlerini yakan yaşları hissederek. Sonunda yapmıştı işte. Gitmişti, onu bir kelime bile etmeden terk etmişti.
Birkaç ay önce Oğuz’la birlikte tatil hayalleri kuruyorlardı. Oğuz ısrarla yurtdışındaki bir resortu istiyordu, Elif de heyecanla ona katılmıştı. Altın kumsallarda, dalgaların sesi eşliğinde yürüdüğü anları hayal etmişti. Tatil için herkes kendi parasıyla bilet alacaktı; aile bütçeleri hep ayrıydı zaten. Elif buna alışkındı, ama bazen içi acıyordu.
Fakat son zamanlarda birikimlerini ameliyat için harcamıştı. Oğuz bunu biliyordu, yine de “Tatil parasını nereden bulacaksın?” diye sormuştu. Sözleri bıçak gibi kesmişti. Gururunu yutarak ona borç vermesini istedi. Yazın işten alacağı ikramiye ile ödeyecekti. Oğuz ise omuz silkip bilgisayarına dalmış, anlaşılmaz bir şeyler mırıldanmıştı.
Oğuz’un değişmez bir kuralı vardı: Kimseye borç vermezdi. Ama Elif onun karısı değil miydi? O saçma prensiplerini bozmayı hak etmiyor muydu? Normal ailelerde böyle şeyler konuşulmazdı, ama onlar… Elif bazen yemek için bile Oğuz’dan para istemek zorunda kalıyordu. Evet, böyle günler de oluyordu. Küçük düşmüş hissediyordu, ama yine de onun değişeceğine inanıyordu.
Onunla konuşmaya çalışmış, maddi destek istemişti, ama Oğuz hep sessiz kalmıştı. “Tatil iptal olmadı” diyordu, ama sözleri bomboş geliyordu. Elif bekledi, hayaller kurdu, sonra Oğuz’un izin dönemi geldi. Ve o, tek başına gitti. Onsuz.
Elif, kocasının habersizce tatile kaçtığını anladığında dünyası yıkıldı. Sadece gitmemişti; onu ihanetle vurmuş, ailesi yerine parasını ve rahatını seçmişti. Öfke boğazını sıkıyor, gözyaşları yanaklarından süzülürken o bunaltıcı evde, her şeyin ona Oğuz’u hatırlattığı yerde oturuyordu. Annesini aradı, hıçkırıklar arasında olanları anlattı.
“Nasıl yapabilir, Elif’im?” diye sözlerine başladı annesi, sesi öfkeden titreyerek. “Biz babanla hiç böyle yaşamadık, her şey ortaktı. Gel benim yanıma kızım. Dört duvar arasında ne yapacaksın?”
Elif kabul etti. İhanetin izlerini taşıyan o evde duramazdı. Eşyalarını toplayıp annesinin banliyödeki evine gitti. Orada, o tanıdık duvarlar arasında, uzun zamandır ilk kez sıcaklık hissetti. Birkaç gün sonra kardeşi Selim ve karısı deniz kenarına gideceklerini söylediler. Gelin, Elif’in hüznünü fark edince, “Elif, bizimle gel! Artık üzülme yeter!” dedi.
Elif’in gözleri doldu. Bu kadar basit ve içten bir teklif, ona kocasının ne kadar yabancı olduğunu hatırlattı. Oğuz onu hiçbir zaman değerli görmedi, onlar için fedakârlık yapmadı. Hep kendini düşündü, o ise bunca zaman aşklarına inandı.
Deniz kenarında Elif nihayet rahat bir nefes aldı. Yeğenleriyle gülüyor, kumsalda yürüyordu ve göğsündeki ağrı yavaş yavaş hafifliyordu. Geri dönüş olmadığını anladı. Oğuz ona kim olduğunu göstermişti, artık onun gölgesi olmak istemiyordu. Annesinin evine döndüğünde kararını verdi. Eşyalarını toplayıp mutfak masasına bir not bıraktı:
“Gittim. Eşyalarımı aldım. Boşanmayı bekliyorum. Umarım iyi dinlenmişsindir.”
On gün sonra Oğuz Omsk’a döndü. Kapının önünde şaşkın şaşkın ceplerini yokluyordu; anahtarlar, her zamanki gibi, yoktu. Komşusu acıyıp yedek anahtarı verdi. Eve girdi, ama içeriyi ağır bir sessizlik karşıladı. Elif yoktu. Masada duran nottaki her kelime yüreğine hançer gibi saplandı.
Oğuz titreyen elleriyle kâğıdı sımsıkı kavrayıp sandalyeye çöktü. Ne yaptığını anlamıştı, ama çok geçti. Gölgesi sandığı Elif gitmiş, ardında bir boşluk bırakmıştı. O kendini seçmişti ve Oğuz biliyordu: Onu asla geri getiremezdi.




