Eşimin oğlu ailemizi mahvediyor: Onun varlığından nasıl kurtulabilirim?
Mutfakta, İzmir’deki küçük dairemizde oturmuş, soğuyan çay bardağımı sıkı sıkı tutarken boğazıma yükselen gözyaşlarını hissediyordum. Eşim Can’la iki kez anne baba olmuştuk, evimiz vardı, arabamız ve düzenli bir gelirimiz. Ama mutluluğumuz, ilk evliliğinden olan 17 yaşındaki oğlu Emre yüzünden paramparça oluyordu. Annesinin yanında kalsa da giderek daha sık bizde kalmaya başlamış, hayatımı kabusa çevirmişti.
Emre, kalbimdeki diken gibiydi. Bana hizmetçi gibi davranıyor, eşyaları ortalığa saçıyor, bulaşıkları biriktiriyor, yardım etmem için yalvardığımda ise gözlerini deviriyordu. En kötüsü, dört yaşındaki oğlum Deniz’e zulmediyordu. Küçük çocuk yanlışlıkla telefonuna çarptı diye ona tokat attığını görmüştüm. İki yaşındaki kızım Elif, yatak odamızda bizimle uyuyordu zira iki odalı evimizde ona yer yoktu. Emre annesine gitse, çocuklarımıza bir oda hazırlayabilirdik.
Ama Emre gitmiyordu. Okulu bizim evin yanı başındaydı ve babasıyla kalmayı tercih ediyordu. Gün boyu bilgisayar başında oturup kulaklığıyla bağırarak Deniz’in uyumasını engelliyordu. Ben ise tükenmiştim: yemek yapıyordum, temizliyordum, çocuklarla ilgileniyordum, o ise parmağını bile kıpırdatmıyordu. Onun varlığı, evimizin üstüne çöken kara bir bulut gibi her günümüzü zehirliyordu.
Can’la konuştum, defalarca yalvardım, oğluna annesinin yanında daha rahat edeceğini anlatsın diye. Eski eşi Ayşe’nin geniş üç odalı bir dairesi vardı ve tek başına yaşıyordu. Biz ise dört kişi, iki odada tıkış tıkıştık. Bu adil miydi? Emre çocuklarımla iyi geçinse belki katlanırdım ama onları eziyordu. Deniz, onun gibi kaba ve asi olmaya başlamıştı. Korkuyordum, oğlum da bu umursamazlıkla büyüyecek diye.
Can değişim yanlısı değildi. “O benim oğlum, onu kovamam,” diyordu, bir mantra gibi, kelimelerinin beni nasıl kırdığını görmeden. Neredeyse her akşam Emre yüzünden kavga ediyorduk. Kendimi, tüm yükü sırtında taşıyan bir at gibi hissediyordum, eşim ise oğlunun davranışlarına göz yumuyordu. Onun bahane uydurmalarından, ailesini mahveden bu çocuğa körü körü bağlılığından yorulmuştum.
Bir gün dayanamadım. Emre, Deniz yine meyve suyunu döktü diye ona bağırdığında patladım:
“Yeter! Burası otel değil! Burada kalmak istemiyorsan, git annenin yanında!”
Sadece sırıttı:
“Burası benim evim, hiçbir yere gitmiyorum.”
Çaresizliğin verdiği öfkeyle titredim. Can kavgamızı duyup oğlunun tarafını tuttu, beni “anlaşamıyorsun” diye suçladı. Yatak odasına çekilip ağlayan Elif’i kucağıma aldım, gözyaşlarımı tutamadım. Neden bu yabancı, küstah gence katlanmalıydım ki? Annesi rahat içinde yaşıyor, onu bile düşünmüyordu.
Çözüm aramaya başladım. Belki Emre’yle konuşmalı, ikna etmeliydim? Okula otobüsle gidebileceğini, annesinin yanında daha rahat olacağını anlatmalı mıydım? Ama yüzüme gülüp geçeceğinden, Can’ın beni yine suçlayacağından korkuyordum. Emre’nin hayatımızdan çıkıp gitmesini, çocuklarımın huzur içinde büyümesini hayal ediyordum. Ama her bakışı, her kaba hareketi, bu istenmeyen misafirin kolay kolay gitmeyeceğini hatırlatıyordu.
Bazen eşyaları toplayıp çocukları alarak annemin yanına gittiğimi hayal ediyordum. Ama Can’ı seviyordum, ailemizi yıkmak istemiyordum. Tek istediğim evimizde huzurdu. Neden Emre çocuklarıma zulmederken, annesi özgürce yaşarken ben acı çekmek zorundaydım? Öfkeden, çocuklarım için duyduğum korkudan yorulmuştum. Bir çıkış yolu arıyordum ama nerede bulacağımı bilmiyordum…
Hayat bazen adaletsiz görünse de, bazen en zor anlarda bile sevgi ve sabır, yaraları sarmak için en güçlü ilaçtır. Belki de çözüm, köprüleri yıkmakta değil, onları sağlamlaştırmakta yatar.




