Hayatım mutlu olabilirdi. Eşim Alper, her zaman hayalini kurduğum bir insandı: nazik, güvenilir, her zaman destek olmaya hazır. Kırklı yaşlarımızda bir çocuk bekliyorduk, bu bizim için bir mucizeydi. Ancak mutluluğumuzun üzerine kara bir bulut çökmüştü, o bulut da annemin hastalığıydı.
Yılın başında doktorlar ona korkunç bir teşhis koymuştu: Alzheimer. Annem, Emine Hanım, beni tek başına büyütmüştü. Babam, daha doğmadan hayatımızdan çekip gitmişti. Onu kaderine terk edemezdim. Uzun tartışmalardan sonra Alper’le birlikte onu İstanbul’daki evimize aldık. Alper destek oldu:
“Yerimiz var, Aslı. O senin annen, hem yaşı da geçti, bize ne yapabilir ki?”
Annem için rahat bir oda hazırladık, düzenli olarak doktora götürüyor, ilaçlarını kontrol ediyorduk. Ama hamileliğim, ki ben bunu bir lütuf olarak görüyordum, onu hiç sevindirmedi. Torununun olacağına sevinir diye düşünmüştüm, çünkü soyun devamı onun için çok önemliydi. Fakat sevinç yerine davranışları giderek daha ürkütücü oluyordu.
Bazen boş gözlerle bana bakıyor ve aniden patlıyordu:
“Sen de kimsin? Çık git evimden!”
Onu sakinleştirmeye çalıştığımızda ise bağırmaya başlıyordu:
“Bana emir vermeye cüret etme! Bu evin sahibi benim, siz kimsiniz ki!”
Eşyaları yerinden oynatıyor, eşyalarımı saklıyor, hatta bazen beni yabancı biriymişim gibi kapı dışarı ediyordu. Sabrettim, ama ağır çantaları taşımamı ya da dolabı itmeme yardım etmemi istemeye başlayınca sabrım tükendi. Hamile olduğum için ağır kaldıramayacağımı anlatmaya çalışıyordum, ama duyduğum tek şey şuydu:
“Nankör! Ömrümü senin için harcadım, şimdi bir yardım edemiyorsun!”
Çocuğumu beklediğimi, kendime dikkat etmem gerektiğini tekrar ediyordum, ama o anlamıyordu. Hatırlamıyordu. Bu çaresizlik gece boyunca ağlamama sebep oluyordu ve her gözyaşım, henüz doğmamış çocuğuma bir acı olarak yansıyordu sanki.
Alper de artık dayanacak halde değildi. Annem onu hayali insanlarla karıştırıyor, bazen “Mehmet”, bazen “Cemal” diye çağırıyordu. Ona benim çocukluğumdan sanki rastgele bir tanıdığıymış gibi bahsediyor, kocam olduğunu bile hatırlamıyordu. Geçenlerde dişlerini sıkarak itiraf etti:
“Aslı, dayanamıyorum artık. Biraz daha böyle devam ederse, kendimi kaybedeceğim. Beni çıldırtıyor, bir gün kontrolümü kaybedip çok kötü bir şey yapmaktan korkuyorum.”
Ben de tükenmiştim. Ama en çok çocuğum için korkuyordum. Yirmi ikinci haftadaydım ve kafamda korkunç senaryolar dönüp duruyordu. Ya annem bebeğimi yabancı sanırsa? Ya ondan kurtulmaya kalkarsa? Ya bir yetimhaneye gönderir ya da sokağa bırakıyor diye düşünüyorum… Daha fazlasını düşünmeye bile cesaret edemiyordum. Bu düşünceler beni boğuyor, uykularımı kaçırıyor, annelik heyecanımı zehirliyordu.
Bir arkadaşım, gözyaşlarımı görünce öneride bulundu:
“Aslı, onu bir huzurevine bırak. Orada profesyoneller ilgilenir, hepiniz rahat edersiniz.”
Bu sözler irkiltmişti beni. Nasıl yapabilirdim bunu anneme? O bütün hayatını bana adamış, benim mutlu yetişmem için her şeyden vazgeçmişti. Şimdi onu terk etmek ihanet olurdu, kara bir nankörlük. Ama içimde bir ses soruyordu: Peki ya bu tek çareyse? Hem ona, hem çocuğumuza, hem de parçalanmak üzere olan ailemize daha iyi gelecekse?
Vicdanım ve gelecek korkusu arasında parçalanmış haldeyim. Ne yapmalıyım? Annemi uzmanların bakacağı bir yere mi bırakmalıyım, yoksa bu cehennemde yaşamaya devam mı etmeliyim? Çocuğumun sağlığını ve kendi aklımı riske atmamalıyım. Ama bilmiyorum. Bu bilinmezlik içimi acıtıyor…




