Kapıyı açtığımda uzun ve yorucu bir günün ardından karşımda kayınvalidem, Ayşe Hanım’ı gördüm. Oturma odasında valizinden eşyalarını çıkarıyordu. Donup kaldım, gözlerime inanamadım. Bir komedi filmi olsaydı belki gülüp geçerdim, ama bu benim hayatımdı ve gülecek halim yoktu. Anlaşılan, “bize iki haftalığına yerleşmeye” ve çocukla ev işlerinde “yardım etmeye” karar vermişti. Ona göre ben, görünüşe bakılırsa, bu işlerin altından kalkamıyordum.
Kayınvalidem, kesinlikle güçlü bir karakterdi ve ben onun tuhaf alışkanlıklarına göz yummayı öğrenmiştim. Ama eşim Murat’ın söyledikleri beni yerle bir etti. Ciddi bir ifadeyle yanıma geldi ve pat diye sordu: “Senin annen haftalarca bizde kalabiliyor da benim annem neden kalamıyor?” Öfkeden nefesim kesildi. Benim annem, İzmir’de yaşıyordu, İstanbul’dan yüzlerce kilometre uzakta, ve bizi ancak yılda iki kez ziyaret edebiliyordu. Onun annesi ise hemen yanı başımızda, sadece on dakika uzaklıkta, ve ne zaman canı isterse kapıya dayanıyordu!
Ayşe Hanım hiç çalışmamıştı. Bir diploması vardı, ama kayınpederi, kadının yerinin mutfakta ve çocukların yanında olduğuna sıkı sıkıya inanıyordu. O da itiraz etmemişti. Hayatı ailesinin, daha doğrusu tek oğlu Murat’ın etrafında dönüyordu. Büyük bir aile hayali kurmuştu, ama bir doğumun ardından başka çocuk sahibi olamamıştı. Bütün sevgisini, son damlasına kadar, oğluna vermişti. Onun bu aşırı ilgisi altında boğulmamasını hâlâ anlamıyorum. Ama şimdi bile, saçlarına aklar düşmüş bir adamken, onu hâlâ bir bebekmiş gibi korumaya devam ediyordu.
Onun bu müdahaleci tavrı yüzünden Murat’la sürekli tartışıyorduk. Ev işlerini “yanlış” yaptığımı, işimin ailemize engel olduğunu, oğlumuza ve eşime yeterli ilgi göstermediğimi düşünüyordu. Ben ise onun bitmek bilmeyen öğütlerine ve her şeyi kendi istediği gibi yapma çabalarına katlanacak değildim. Neyse ki kendi evimiz vardı — bu konuda ailemin desteği büyüktü. Evi kendi zevkimize göre döşürüp yenilemiştik, hiç kredi çekmemiştik. Ama ne yazık ki evimiz kayınvalidemin sadece birkaç sokak ötesindeydi. Tesadüf mü? Daha çok bir lanet…
Başlarda her gün geliyordu. Murat da benim kadar onun bu ziyaretlerinden bunalmıştı, kayınpeder de akşam yemeğini hazır bulamadığı için söyleniyordu. Sonunda sadece hafta sonlarına indirdi. Ama oğlumuz Ali doğduğunda her şey yeniden başladı. Sabah akşam bizdeydi: ya bez yıkıyor, ya çorba pişiriyor, ya da bana “doğru” kundak yapmayı öğretiyordu. Dayanacak gücüm kalmamıştı. Bir gün kapıyı açmadım, o da bir kavga çıkarıp polisi çağırmakla tehdit etti! Murat onunla konuşmaya çalıştı, ama söz dinlemesi sadece bir hafta sürüyor, sonra yine “uzmanlık” görüşlerini dayatmaya devam ediyordu.
Benim annem, Sevinç Hanım, uzakta yaşıyor ve hâlâ çalışıyor. Yılda iki kez geliyor ve tabii ki bizde kalıyor — otelde mi kalsın? Bu günlerde kayınvalidem kıskançlıktan deliye dönüyor. Murat, annesinin şikayetlerine kanarak bana, “Sen kendi annenle arkadaş gibi geçiniyorsun, benimkine ise mecburiyetten tahammül ediyorsun!” diyordu. Açıklamaya çalıştım: “Ben annemi yılda iki kez görüyorum, seninkini şurada her gün! Üstelik benim annem bizim hayatımıza karışmıyor, seninki gibi değil!” Ama o yine alınıyordu.
Kayınvalidemin son numarası beni şok etti. Eve geldiğimde, hiçbir şey olmamış gibi, elbiselerini dolabıma yerleştiriyordu. Meğerse kayınpeder balığa gitmiş, o da bu fırsatı değerlendirip evimizi benim “dağınıklığım”dan “kurtarmaya” karar vermiş. Öfkeden patlamak üzereydim. Mutfakta, öfkemi zorlukla kontrol ederek Murat’ın üzerine yürüdüm: “Aklını mı kaçırdın? Bu ne cüret?”
Omuzlarını silkti: “Annem yardım etmek istiyor. Bunda ne kötülük var?”
“Ben onun yardımını istemiyorum! Her şeye karışıyor, eşyalarımı yerinden oynatıyor, bana nasıl yaşayacağımı dikte ediyor!” diye hışımla söylendim, yumruklarımı sıkarak.
“Senin annen burada kalabiliyor da benim annem neden kalamıyor?” diye tersledi beni.
Dayanamadım: “Eğer yarın sabah annen hâlâ buradaysa, Ali’yi alıp kendi annemin yanına gidiyorum. Sonra da boşanma davası açarım. Bu sirkten bıktım artık. Seçimini yap: ben mi, o mu?”
Murat bana bir düşmanmışım gibi baktı. Ama şaka yapmıyordum. Artık onun annesinin “şefkati” altında ezilmeyecektim. Eğer ona haddini bildirmezse, giderim. Bu bir tehdit değil, bir çığlıktı.




