Beni terk etti, şimdi geri dönmek istiyor, ama bana böyle bir mutluluk gerekmez.
Selim’le ilk işimde tanıştım, İstanbul’un göbeğindeki bir ofiste. Yeni mezun olmuş, acemi, hayatın gerçekleri konusunda tam bir çaylaktım. Selim hemen kol kanat gerdi: işleri öğretiyor, incelikleri anlatıyor, destek oluyordu. Minnettardım ona, kalbim onun ilgisiyle eriyordu.
Kısa süre sonra öğle yemeklerine davet etmeye, eve bırakmaya başladı. İş arkadaşları uyardı: “Dikkat et Ayşe, Selim tam bir çapkın.” Ama kulak asmadım. Kıskanıyorlar sandım. Benim için mükemmeldi — şefkatli, özenli, dünyanın en iyi adamı. Aşık oldum, gözlerinden anladığım kadarıyla o da öyleydi. Bir yıl sonra evlenme teklif etti. Hiç düşünmeden “evet” dedim. Evlendik ve benim evime taşındık — düğünden önce ailemin hediyesiydi.
İlk zamanlar masal gibiydi. Sonra hamile kaldım, doğum iznine çıktım. Arkasından ikinci hamilelik. İki çocuk, uykusuz geceler, bitmeyen sorumluluklar. Değiştim: kilo aldım, topukluları terliklere, şık elbiseleri pijamalara bıraktım. Evde kim görecek ki? Selim çocuklarla neredeyse hiç ilgilenmiyordu. Onu yormak istemiyordum — çalışıyordu, yoruluyordu. Kendim baş etmeye çalıştım.
İşte geç kalmaya, hafta sonları gitmeye başladı: ya iş seyahati, ya da “acil işler”. Hepimiz için diyordu, inanıyordum. Ta ki bir arkadaşım onu restoranda genç bir esmerle — yeni iş arkadaşıyla — görünceye kadar. Zengin bir ailenin kızıydı, şehir merkezinde lüks dairesi, pahalı arabası vardı. Selim inkâr etmedi. Altı aydır birlikte olduklarını, ona gideceğini söyledi. “Senin suçun,” dedi. “Kadın olmayı bıraktın. Derdin bezler, muhallebiler, komşu dedikoduları. O ise gerçek bir kadın.”
Paramparça oldum. “Peki ya çocuklarının annesi olmam? Evin yükünü taşımam, hastalandıklarında sabahlara kadar uyumamam?” diye bağırdım. Ama umrunda değildi. O doğurmamıştı, vücudunu “bozmamıştı”, yüz maskesiyle uyurken ben bebek arabasını sallıyordum. Selim eşyalarını toplayıp gitti, iki küçük çocuk ve kırık bir kalple beni bırakarak.
Bu, neredeyse beni yok eden bir ihanetti. Yemek yiyemedim, uyuyamadım, yaşamak istemedim. Anneme minnettarım — kendimi toparlayana kadar çocukları o aldı. Anladım ki oğullarım için ayağa kalkmalıydım. Selim gözyaşlarıma değmezdi.
Zaman geçti. Çocukları anaokuluna yazdırdım, yeni bir işe başladım — eski ofise, her şeyin onu hatırlattığı yere, dönemezdim. Zayıfladım, kendime geldim, yeniden yaşamaya başladım. Derken, gün gibi ortada, Selim çıkageldi.
Tüm bu zaman boyunca bir kez olsun arayıp çocukları sormamıştı. Cüzi bir nafaka yolluyordu — hepsi bu. Annesi, Nermin Hanım da torunlarını görmeye pek hevesli değildi, arada bir arayıp hal hatır sorardı. Ailem tek desteğimdi. Onlar olmasa baş edemezdim. Ve şimdi, hayatım düzene girmişken, o çıkageldi.
Çocuklar için gelsin diye düşündüm, sonuçta babalarıydı. Ama ilk ziyaretinde belli oldu ki çocukları umrunda değil. Bana sorular soruyorduAma ben artık o saf, her sözüne inanan kadın değildim ve kapıyı yüzüne kapattım.




