Bugün kızım Elif’in o acı dolu sözleri hâlâ kulağımda çınlıyor: “Ailemizi sen mahvettin!”
Elif, boşanmasının sebebi olarak beni görüyor ve söylediği her kelime yüreğimi dağlıyor. Kocasıyla mutlu bir hayat kuramadıkları için bana kızgın. Her şey, onlara acele etmemelerini söylememe rağmen aldıkları konut kredisi yüzünden çıkan kavgayla başladı. Şimdiyse tüm sorunların sorumlusu benmişim gibi hissediyorum ve bu acı içimi kemiriyor.
Elif ve kocası Emre üç yıl önce evlendi. Kızım gösterişli bir düğün istiyordu, yüzlerce misafir ve lüks bir araba… Daha mütevazı olmasını söylediğimde ise kaynanası, Sevil Hanım, “Tek oğluma şehrin göbeğinde unutulmaz bir düğün yapacağım!” diye tutturdu. Yüzümüzü kara çıkarmamak için bütün birikimimi harcamak zorunda kaldım. Elif’e de uyarımı yaptım: “Benden hediye bekleme, son kuruşumu düğününüze harcadım.” Şimdi geriye dönüp baktığımda, o bir gün için harcadığımız paraların ne kadar boş olduğunu görüyorum.
Evlendikten sonra gençler kiralık bir daireye taşındı. Başkasına para kaptırdıklarını bilsem de sustum. Bağımsız olmak istiyorlardı, fakat dayanmaları ancak bir yıl sürdü. Kira ödemek onlar için çok ağır oldu.
Emre’nin babaannesi vefat ettiğinde, ona şehrin kenar mahallesinde eski bir apartman dairesi kaldı. Tadilat gerekiyordu ama yaşanabilirdi. Kaynanası, resmiyette daire kendisinin olsa da orada oturmalarına izin verdi. Yenilemeye karar verdiler. Ben Elif’i uyardım: “Başkasının evine neden bu kadar yatırım yapıyorsun? Senin orada hiçbir hakkın yok, bir sorun çıkarsa elinde patlar!” Ama dinletemedim.
O evi sadece bir kez gördüm – yeni evlerine girdiklerinde. Mahalle kasvetli, merkeze ulaşmak saatler sürüyordu. Bahçe bakımsızdı, komşular ise hayatın yükünü çoktan sırtlanmış insanlardı. Mutfak öyle küçüktü ki iki kişi zor sığardı. Ama Elif’le Emre mutluluktan gözleri parlıyordu, bir şey diyemedim.
Bir yıl sonra Elif hamile olduğunu söyledi. O daracık evde çocuk büyütmek imkânsızdı. Emre annesinden evi satıp kredi çekmeyi istedi, ama Sevil Hanım kesinlikle reddetti. Buna rağmen gençler kredi çekti. Onlara yalvardım: “Elif, doğum iznindeyken nasıl taksit ödeyeceksiniz? Üstelik sığınacak bir eviniz var, neden kendinizi zora sokuyorsunuz?” Ama sözlerim havada kaldı.
Sonra kaynanam başka bir teklifle geldi: evlerimizi değişmek. Ben onların harap dairesine taşınacaktım, onlar da merkezdeki üç odalı evime yerleşecekti. Kabul etmedim. Şehrin göbeğindeki evimi bırakıp o döküntü evde nasıl yaşardım? Benim evim benim, orada kimseye hesap vermem gerekmiyor.
Elif içine attı bu öfkeyi. Emre ile birlikte bana rağmen eski bir daireye kredi çekip taşındılar. Fakat kızları Ayşe doğduktan sonra Emre’nin maaşı sadece krediye yetmeye başladı. Bize muhtaç oldular. Biz de elimizden geldiğince yardım ettik ama kendi imkânlarımız da sınırlıydı. Defalarca, “Bu yolu siz seçtiniz, sonuçlarına katlanacaksınız” dedim. Belki acımasızca ama başka çarem yoktu.
Derken bir gün Elif, minik Ayşe’yi kucağına almış, kapımı çaldı. Gözleri yaşlı, sesi titreyerek bana şöyle dedi: “Her şey senin yüzünden oldu! Eğer evi değiştirseydin, Emre’yle ayrılmayacaktık! Kızım babasız büyüyecek, ben kocamı kaybettim!” Çığlıkları yüreğimi parçaladı. Öylece donup kaldım, hiçbir şey diyemedim.
Onların ailesinin dağılması acı verici. Ama suç gerçekten bende mi? Ben sadece kendi hakkımı korudum, onlara doğru olanı söyledim. Yoksa hata mı yaptım? Siz olsaydınız ne yapardınız? Hayat, bazen hiçbir seçimin doğru olmadığını öğretiyor insana. Belki de en büyük ders, her şeyin bedelini bir gün mutlaka ödediğimizdir.




