**Günlük**
Telefonun çaldığı an, derin bir uykunun ortasındaydım. Kalbim hızla çarpmaya başladı bile.
— Defne! — Annemin sesi titriyordu, çaresizlikle karışık bir çığlık gibiydi. — Hemen gel!
— Anne, ne oldu? — Uykum açılmış, içimde bir tedirginlik büyüyordu. — Yine babamla mı kavga ettiniz? Her zamanki gibi, kendi başınıza halledin!
— Halledecek kimse yok! — sesi kısıldı, boğuk bir ağlama gibiydi. — Artık baban yok!
— Anne… Babam mı? — Kanım donmuştu, nefesim kesildi.
— Gel, kendin gör! — diye bağırdı. — Telefonla anlatılacak gibi değil!
— Ne göreceğim? — Çaresizlikle sesim yükseldi.
— Gel! — telefonu kapattı.
Ellerim titreyerek hazırlanmaya başladım. İstanbul’un dışındaki aile evine doğru araba kullanırken, neyle karşılaşacağımı hayal bile edemiyordum.
— Defne! Gel! — Telefondaki sesi bir çan gibi çınlıyordu.
— Ne oldu yine? — Gözlerimi ovuşturarak mırıldandım.
— Ne oldu mu? Ben burada parçalanıyorum, o hâlâ soru soruyor! — Annem neredeyse hıçkırıyordu.
— Anne, bugün cumartesi, sabahın yedisi — sakin olmaya çalışıyordum ama içimdeki endişe büyüyordu. — Planlarım var, çocuklar, eşim. Açıkça söyle, yoksa gelmiyorum.
— Gelmiyor musun? — öfkeden nefesi kesildi. — Beni hiç umursamıyorsun! Acımı umursamıyorsun!
— Anne, siz ve babam hayat boyu kavga ettiniz, — kesip attım. — Artık hakem olmaktan yoruldum.
— Artık baban yok! — diye haykırdı ve telefon kapatıldı.
— Ne oluyor? — Eşim Emre, rahatsız bir sesle döndü.
— Sanırım ciddi bir şey, — annemin sözlerinin yankısı kulaklarımdaydı. — Gitmem gerekiyor.
— Dayanılmazlar! — Emre sinirlenmişti. — Annen senin kendi ailen olduğunu anlamıyor mu?
— Emre, başlama. Aile seçilmez, — iç çektim. — Gitmeliyim. Çocuklarla tek başına ilgilenmek zorunda kalacaksın.
— İlk defa değil ya, — homurdandı. — Annene söyle, bir daha böyle ararsa boşanırım.
Şaşırmıştım:
— Ciddi misin?
— Hayır tabii, — alaylı bir gülümsemeyle. — Ama korkutmak lazım. Belki anlar.
— Anlamaz, — başımı salladım ve hazırlanmaya başladım.
Hatırladığım kadarıyla, aile evinde asla huzur yoktu. Annem, Sevinç Hanım, sürekli bağırır, babam, Cemal Bey, sessizce dudaklarını sıkar, bir çizgi haline getirirdi. Görünürde tepki vermezdi ama içinin kaynadığını bilirdim.
Kavgalar, ben daha okuldayken başlamıştı. Zamanla her güne yayıldı. Annem, çan gibi gürültülü sesiyle, mahalleyi ayağa kaldıran kavgalar çıkarırdı. Sokakta oturan komşular bile başlarını sallar, “Bu adam nasıl dayanıyor?” derdi.
Kimse, benim, onların kızının, bu cehennemde ne hissettiğimi sormazdı. Dışarıdan mükemmel bir aile gibi görünüyorduk: Babam üniversitede bölüm başkanıydı, iyi para kazanıyordu, annem çalışmaz, evle ve benimle ilgilenirdi. Ama “ilgilenmek” abartılı bir tabirdi. Sevinç Hanım, herkesi yönetirdi: kocasını, beni, hatta temizlikçiyi bile. Babam, annemin onu azarlamasını durdurmak için temizlikçi tutmuştu. İşe yaramadı.
Annem, kavgalarına devam etti. Ben onun için bir mobilya parçası gibiydim — hislerim kimseyi ilgilendirmezdi. “Büyüyüp bu evden kaçacağım,” diye düşünürdüm. Öyle de oldu. İstanbul’da üniversiteye girdim, taşındım, nadiren ziyaret ederdim. Ama her ziyaret kavga ile gölgelenirdi.
Bir gün, babamın annemin azarlarına dayanamayıp “Daha ne istiyorsun Sevinç? Gökteki ayı mı?” diye bağırdığını duydum. Annem şaşırmış, sonra gülmüş ve — kısa süreliğine — susmuştu.
Düğünümde annem kendini aşmıştı. Babamı çekiştiriyor, sürekli uyarıyordu. Tam damat konuşacakken, annem araya girdi: “Ben söyleyeceğim! Ona önemli şeyler emanet edilmez!” Misafirler birbirine baktı, ben utancımdan yanıyordum.
Düğünden sonra babam bana İstanbul’da bir daire hediye etti ve anneme söylemememi tembihledi. Sadece Emre’ye anlattım. “Vay canına!” demişti. “Umarım bizim böyle sırlarımız olmaz.” “Olmaz,” diye gülümsedim. “Babamdan yanayım, kavga kültürüm yok.”
Bu anılar, eve giderken zihnime üşüşüyordu. Annemin şikayetlerini, babamın yorgun bakışlarını bekliyordum. Ama gerçek daha kötüydü.
Annem kapıyı açtı ve feryat etti: “Gençliğimi, hayatımı verdim ona! Nankör!”
— Anne, babama ne oldu? — Omuzlarından tutup sarsmıştım.
— Baban bu gece kaçtı! — gözyaşlarına boğuldu.
— Nasıl kaçtı? — Yer sanki ayağımın altından kayıyordu.
— Yattı, sabah yoktu! Eşyalarını alıp gitmiş!
— Onu aradın mı?
— Tabii ki! Açmıyor! Sen ara, benimle konuşmak istemiyor!
Babamı aradım. Hemen açtı, sesi sakin ve netti: “Ne soracağını biliyorum. Artık anneni görmeyeceğim. Arkadaşımın yazlığındayım. Bir şey olursa, beni ara. Seninleyim.”
— Baba, neredesin? — Annemin bakışlarını ensemde hissederek sordum.
— Yazlıkta. Şimdilik buradayım. Sonrasına bakacağım. Tamam mı?
— Tamam, —— Tamam, — fısıldadım ve telefonu kapattım, içimde derin bir boşluk hissiyle annemin gözyaşlarına bakarken, hayatımızın artık asla eskisi gibi olamayacağını anladım.




