Bugün günlüğüme yazmak istedim. Sanki üzerimden bir yük kalkmış gibi hissediyorum, ama yine de içimde bir burukluk var.
22 yaşındayken kocam beni küçük oğlumuz Arda’yla terk etti. Arda daha iki yaşına bile basmamıştı. Kocam, aile sorumluluğunu taşıyamayacağını söyleyip gitti. “Para kazanıp sizin için harcamaktan yoruldum,” demişti. Sanki parayı kendine ve sevgilisine harcamak daha kolaydı. Ne kadar kötü bir eş olursa olsun, yalnız kalmak daha zordu. O gittiğinde bütün dünya omuzlarıma çöktü.
Arda anaokuluna başladığında, ben de işe girdim. Bazen eve yorgunluktan bitap düşmüş şekilde geliyordum, ama evimiz hep düzenliydi: yemek hazır, çocuk doymuş, çamaşırlar yıkanmış ve ütülenmişti. Annem böyle öğretmişti, bizim nesil için sorumluluk büyük bir meseleydi. Belki Arda’yı biraz fazla şımarttım. 27 yaşına geldiğinde, kendine yumurta bile kıramıyordu. Ama evlenince düşündüm ki, eşi Melek onunla ilgilenecek, ben de artık kendi hayatıma dönerim. Belki hobilerime vakit ayırır, belki ek iş yaparım. Kısacası, rahat ederim diye umdum.
Fakat hiçbir şey umduğum gibi olmadı. Arda bir gün, Melek’le birlikte İstanbul’daki evime “geçici olarak” taşınacaklarını söyledi. İçimden pek istemedim, ama kabul ettim. Melek’in yemek yapacağını, çamaşırları yıkayacağını, benim de biraz sabredip geçiştireceğimi düşündüm. Ama gerçek bir kabusa dönüştü.
Melek tembelin tekiydi. Sofrayı toplamıyor, bulaşıkları yıkamıyor, kendi kıyafetlerini bile yıkamıyordu. Üç ay boyunca üç kişilik evi ben çekip çevirdim. Bu mu benim emeklilik hayalimdi?
Arda ailenin tek geçim kaynağı olmaya karar verdi, Melek ise hiç çalışmıyordu. Sabah akşam telefonunda vakit geçiriyor, arkadaşlarıyla telefonda saatlerce sohbet ediyordu. Eve gelince karşılaştığım manzara ise içler acısıydı: dağınıklık, buzdolabında yiyecek kırıntısı, yemek yok. Yorgun argın alışverişe gidip yemek yapıyor, sonra da bulaşık dağını yıkıyordum. Melek’in yüzünde bir gram pişmanlık bile yoktu.
Bir gün bulaşıkları yıkarken, odalarında günlerce durmuş, küflenmiş yemek artıkları ve sineklerle dolu bir tabak getirdi. Dişlerimi sıktım, sustum. Ama ertesi gün bir tabak daha getirince dayanamadım.
“Melek,” dedim sakince, “eğer vicdanın varsa, bir kez olsun bulaşık yıkamanı rica ediyorum.”
Tahmin edin ne yaptı? Özür dilemedi. Ertesi gün kiralık bir daire bulup taşındılar. Arda ise bana, “Ailemi yıkmaya çalışıyorsun!” diye çıkıştı. Nasıl yani? Sadece bulaşık yıkamasını istemekle mi yıktım ailesini?
Allah’a şükür, evimde yine düzen ve huzur hâkim. Sadece kendimi düşünüyorum ve bu büyük bir rahatlama. Ama anlamıyorum: Bu gençlerin derdi ne? Ne ev işi yapabiliyorlar, ne de sorumluluk alıyorlar. Öyle sevgiyle büyüttüğüm oğlum, şimdi kendi sorunları için beni suçluyor. Ben sadece eşinin biraz sorumluluk almasını istemiştim.
Şimdi benim için yaşıyorum. Ama içimde bir şey hep sorguluyor: Acaba Arda’yı yetiştirirken bir yerde hata mı yaptım? Yoksa bu çağın insanları mı böyle, birbirine karşı sorumluluk duygusunu unuttular?
Bugün şunu öğrendim: Bazen sevdiklerimiz için her şeyi yaparız, ama onlar bunu anlamaz. Belki de en iyisi, kendi mutluluğuna odaklanmaktır.




