Üvey Anne ve Affetme

Kavurucu bir temmuz sıcağı, Konya’nın bozkırlarına yayılmış küçük bir kasaba olan Çayırbaşı’nın üzerine çökmüştü. Uzun, tozlu yol bir yılan gibi uzanıp gidiyordu. “Bu sene sıcaklar cehennem gibi, değil mi? Güneş adeta fırın gibi yakıyor. Keşke bir yağmur,” diye mırıldandı taksici, dikiz aynasından arka koltuğa baktı. Ama Elif, pencereden dışarı bakarken sessizliğini korudu. “Vay canına, hiç konuşmuyor bu kız! Herkes laf üstüne laf ederken, bu bir tek kelime etmedi. Kime gidiyorsun? Belli ki buralı değilsin. Nedir bu halin?” diye söndü taksici, ama Elif sadece derin bir nefes alıp “Eve,” dedi. İndiğinde parasını ödedi ve taksi, bir duman bulutu bırakarak uzaklaştı.

Elif, çocukluğundan tanınan sokaklarda yürüyordu ama her şey yabancı gibiydi. On beş yıldır buralarda değildi. İşte, evi… Annesinin beklediği o ev. Alacakaranlıkta iki pencere aydınlanmıştı ve birinde yaşlı bir kadının silueti belirdi. “Aman Allah’ım, ne kadar yaşlanmış…” Elif’in kalbi suçlulukla sıkıştı, o kadar ağırdı ki kefaret ödenemezdi. Göğsü acıdı, gözleri doldu. “Anne… Anneciğim…” Kapıya koşup zili çalmak, diz çöküp af dilemek istiyordu. Ama bacakları tutuldu. “Şimdi… Şimdi değil… Oturmalıyım,” diye mırıldanarak park bankına çöktü. Anılar bir kasırga gibi üzerine çöktü, geçmişe götürdü onu.

Çocukluğu, babasından aldığı renkli bir balon gibi neşeliydi. Beş yaşındayken kırmızı-mavi topunu çok severdi, ama bir gün arabanın altında kalmış ve patlamıştı. O gün ateşler içinde yatmıştı. Annesi, bir çocuk doktoruydu, onu yatağından hiç çıkmadan iyileştirmişti. On üçünde, uzun bacaklı ve tombul bir kız olmuştu. “Anne, neden göğüslerim büyümüyor? Herkes bana gülüyor,” diye sızlanırdı, annesine sarılırken. “Sen benim güzeller güzelisin, her şey yolunda,” diye teselli ederdi annesi, saçlarını okşayarak.

On yedisinde Elif tam bir genç kız olmuştu. Üniversiteye başlamıştı ve orada aşk onu buldu. Sertaç, üst sınıftan bir tıp öğrencisiydi, cerrah olmak istiyordu. Yaşlı bir kadının evinde kalıyordu. Aşkları bir anda alev almıştı. Sertaç, Elif’i eve bırakır, utangaçça elini tutar, sarılırdı. Bir gün, ailesi bir düğüne gittiğinde, Elif Sertaç’ı evde kalmaya ikna etti. Üç gün boyunca mutluydular, hiç ayrılmayacaklarına söz vermişlerdi. Elif reşit olduğunda evlenmeyi planlıyorlardı.

Ama ailesi beklenenden erken döndü. Sertaç’ı gören baba, Mehmet Bey, küplere bindi. “Bu Sertaç, birbirimizi seviyoruz. Eğer o giderse ben de onunla giderim,” dedi Elif kararlılıkla. “Defolun! İkiniz de defolun!” diye kükredi babası. Sertaç hemen kaçtı, Elif de peşinden. Mehmet Bey, öfkeden kıpkıldız odada volta atıyordu. Kızını çok seviyordu ama bu ihanet onu öldürmüştü. “Nasıl böyle bir şey yapabilir? Biz yokken eve erkek mi getirilir?” diye söylendi karısına, Ayşe’ye. “Sen onu şımarttın! Hiçbir şey yaptırmadın! Kabahat senin!”

“Bağırma! Kızım niye çamaşır yıkasın, yemek yapsın? Ben neyim ya? Biriyle tanışmış, herkes yapıyor,” diye sessizce cevap verdi Ayşe, gözyaşlarını saklayarak. “Aptal!” diye bağırdı Mehmet ve ona bir tokat attı. Ayşe sendeledi ama yere düşmedi. “On yedi yaşında, zaman değişti,” diye fısıldadı. “Zaman değişmez! Sen benim kızımı mahvettin!” diye bağırdı. “Sen bir kızın olduğunu unuttun!” diye isyan etti Ayşe. Mehmet donup kaldı. “Evet, bir kızım var, Elif. Ama senin bir kızın yok. Onun annesi doğumda öldü. Elif çok zayıftı, bir öksüzdü. Eşimin mezarında ona bakacağıma söz verdim. Seninle evlendim onun için. Sen, doktordun, onu hastanede tedavi ettin, sevdin. Hissettim, ona bağlandığını. Hatırlıyorum, evlenme teklifi ettiğinde, onu iyileştirmek için. Ama asıl anne, doğuran değil, büyütendir!”

Ayşe acıyla nefesi kesildi. Kapıda Elif duruyordu, bembeyaz. “Yani… Sen annem değil misin? Ve hiç söylemedin?” diye taş gibi bir sesle konuştu, babasına yaklaşarak. “Merhaba baba. Annem öldü, sen de bunu eve mi aldın? İkinizden de bıktın artık!” diye bağırdı ve odasına fırladı. “Elif’im, seni öz kızım gibi seviyorum! Affet!” diye hıçkırdı Ayşe, kapının önünde beklerken Elif eşyalarını topluyordu. Çantasını kapıp çıkmak için ilerlediğinde Ayşe diz çöktü: “Gitme, kızım!” Elif ise çığlık atarak “Sen benim annem değilsin!” diyordu, ellerini çiğnedi, kapıyı çarparak geçmişi geride bıraktı.

Elif, Sertaç’la onun kaldığı eve taşındı. Eski evine dönmeyi düşünmüyordu—hem babasına hem de üvey annesi olarak gördüğü kadına olan öfkesi içini yakıyordu. Ev sahibi yaşlı kadın bir gün geldi, Elif’in ayrıldığı gün babasının felç geçirdiğini söyledi. “Cenazesi bugün. Annesine acı, git bir gör,” dedi. “Yalan. Beni kandırmak istiyorlar. Beni kırdılar! O da annem gibi davrandı!” diye kesip attı Elif. İki ay yaşlı kadının evinde kaldılar, AyşElif yıllar sonra, tüm kalbiyle pişmanlık duyarak kapıyı çaldı ve içeri girerken annesine sarıldı, “Affet beni anne,” diye fısıldadı.

Rate article
Lifequest
Üvey Anne ve Affetme