Yaz sıcağı, Eskişehir’in küçük bir kasabası olan Bozüyük’ün üzerine çökmüştü. Toprak kavrulmuş, sokaklar boşalmıştı. Yol, ufka doğru uzanan bir yılan gibi kıvrılıyordu. “Bu sene sıcaklar cehennem gibi. Bir damla yağmur bile yok,” diye mırıldandı taksici, dikiz aynasından arka koltuğa baktı. Ancak Elif, camdan dışarı bakarken sessizliğini koruyordu. “Hiç konuşmuyorsun. Nereye gidiyorsun?” diye söylendi şoför, ama Elif sadece “Eve,” diyebildi. Parasını ödeyip indi. Taksi, egzoz dumanıyla havayı kirleterek uzaklaştı.
Elif, çocukluğunun geçtiği sokaklarda yürürken her şey ona yabancı geliyordu. On beş yıl sonra ilk kez buradaydı. İşte, annesinin beklediği ev. Alacakaranlıkta iki pencere aydınlanmıştı ve birinde yaşlı bir kadının silueti göründü. “Aman Tanrım, ne kadar yaşlanmış…” Elif’in yüreği suçlulukla sıkıştı. Göğsünde bir ağrı, gözlerinde yaşlar… “Anne… Canım annem…” Kapıya koşup çalacak, diz çöküp af dileyecekti. Ama dizleri titredi. “Şimdi değil… Biraz dinlenmeliyim,” diye mırıldandı ve banka çöktü. Anılar bir kasırga gibi üzerine geldi.
Çocukluğu, babasının hediye ettiği renkli balon gibi parlaktı. Beş yaşındayken kırmızı-mavi topuna bayılırdı, ama bir araba geçip patlatınca ateşler içinde yatmıştı. Annesi, bir çocuk doktoru olarak başında nöbet tutmuştu. On üç yaşında, uzun bacaklı ve tombul olduğu için “Sıska” diye alay edilmişti. “Anne, neden göğüslerim büyümüyor? Herkes bana gülüyor,” diye sızlanıp annesine sarılırdı. “Sen benim güzelliğimsin, her şeyin yolunda,” derdi annesi, saçlarını okşayarak.
On yedi yaşında güzelleşmiş, İstanbul’daki hemşire okuluna girmişti. İşte o zaman aşk onu buldu. Kemal, okulun büyük sınıfından bir tıp öğrencisiydi. Bir yaşlı kadının evinde kiracıydı. Aşkları aniden alevlenmişti. Kemal onu eve bırakır, utangaçça elini tutar, sarılırdı. Elif ondan başka bir şey düşünemiyordu. Bir gün, ailesi bir düğüne gittiğinde, Kemal’i evde kalmaya ikna etti. Üç gün mutlu oldular, asla ayrılmayacaklarına yemin ettiler. Elif reşit olunca evlenmeyi planlıyorlardı.
Ama ailesi erken döndü. Kemal’i görünce babası, Mehmet Bey, kıpkırmızı oldu. “Bu Kemal, birbirimizi seviyoruz. O giderse ben de giderim,” diye kestirip attı Elif. “Defolun ikiniz de!” diye bağırdı babası. Kemal dışarı fırladı, Elif de peşinden. Mehmet Bey, öfkeden kıpkırmızı odada volta atıyordu. Kızını çok seviyordu ama bu ihaneti hazmedememişti. “Nasıl böyle bir şey yapabilir? Biz yokken burada erkek misafir ediyor!” diye hanımı Leyla’ya çıkıştı. “Sen onu şımarttın! Hiçbir iş yaptırmadın! Suç senin!”
“Bağırma! Neden çamaşır yıkasın, yemek yapsın? Ben bunun için varım. Erkek arkadaş getirmiş, her genç yapar,” diye fısıldadı Leyla, gözyaşlarını gizleyerek. “Aptal!” diye kükredi Mehmet ve yüzüne bir tokat attı. Leyla sendeledi ama ayakta kaldı. “O on yedi yaşında, artık büyüdü,” dedi titreyerek. “Hayat bir kere yaşanır! Sen benim kızımı mahvettin!” diye bağırıyordu. “Senin bir kızın var, Elif. Ama senin yok,” diye çıkıştı Leyla. Mehmet dondu. “Elif’in annesi doğumda öldü. O zayıf, yetim bir bebekti. Eşimin mezarı başında ona iyi bakacağıma söz verdim. Seninle evlendim çünkü sen onu hastanede iyileştirdin, sevdin. Sana bağlandığını gördüm. Bana evlenmeyi önerdin ki ona annelik yapasın. Asıl anne, doğuran değil, büyütendir!”
Leyla nefesi kesilerek arkasına döndü. Kapıda solgun bir yüzle Elif duruyordu. “Yani sen annem değil misin? Ve bunu sakladın mı?” diye tahta gibi bir sesle sordu, babasına yaklaşarak. “Merhaba baba. Annem ölmüş, sen de bu kadını mı getirdin evime? İkinizden de nefret ediyorum!” diye bağırdı ve odasına kapandı. “Elif’im, seni öz kızım gibi seviyorum! Affet!” diye hıçkırdı Leyla, kapıda beklerken. Elif çantasını topladı ve çıkmak için kapıya yöneldi. Leyla diz çöktü: “Gitme, kızım!” Elif, “Sen benim annem değilsin!” diye bağırarak ellerini çiğnedi, itti ve kapıyı çarparak geçmişini geride bıraktı.
Elif, Kemal’le onun evine yerleşti. Babasına ve üvey annesine olan öfke yüreğini yakıyordu. Ev sahibi yaşlı kadın, Elif’in gittiği gün babasının felç geçirdiğini ve hastanede öldüğünü söyledi. “Cenazesi bugün. Git, anneni gör,” diye tavsiye etti. “Yalan. Beni geri çağırmak istiyorlar. Beni kovdular. O namert, annem gibi davrandı!” diye kesip attı Elif. İki ay yaşlı kadının evinde kaldılar, Leyla’yı görmediler. Kemal okulu bitirdi, Elif on sekiz yaşına girdi, evlendiler ve Kemal’in memleketi Antalya’ya taşındılar.
Kemal bir ambulans doktoru oldu, Elif bir yetimhanede hemşire olarak çalışmaya başladı. On üç yıl geçti. Kemal uzmanlığını aldı, Elif de hemşire diplomasını. Birbirlerini seviyorlardı ama tek bir eksik vardı: Elif çocuk sahibi olamıyordu. Yıllarca denediler, sonunda hamile kaldığında bebek öldü. Elif’in hayatını kurtarmak için rahmi alındı. Kemal asla şElif, annesinin ellerine sarılarak, “Artık senin kızın olarak kalmak istiyorum,” dedi ve yılların yükünü omuzlarından attı.




