Kızım Ayşe gerçek bir kasırga. Kocamla onu İzmir’in şirin bir banliyösündeki evimizde huzur içinde büyüttük, duvarlarımız hiç bağrışma ya da kavga sesi duymadı. Ama Ayşe, annemin o patlamaya hazır, gürültücü, inatçı karakterini almış. Anneannem hep dediğini yaptırırdı, durup dururken küser, kimseyi dinlemezdi. Ayşe onu hiç tanımamasına rağmen tıpkı onun gibi davranıyor. Bu da beni kahrediyor.
Ayşe eleştiriye tahammül edemez. Verdiğimiz nasihatleri bir kulağından alır, ötekinden savurur, hatta bazen tamamen ters tepki gösterir. Yıllarca onu yumuşatmaya, doğru yola çekmeye çalıştık ama nafile. Anaokulundan beri insanları melek yüzüyle manipüle edip istediğini almayı öğrendi. Hep duymak istediklerini vurgulardı, yapması gerekenleri değil. En ufak uyarı bile gözyaşlarına ve öfke nöbetlerine sebep olurdu. Ergenlik dönemimiz tam bir kabustu. Kötü arkadaşlara takılacak, sigaraya başlayacak diye ödüm kopuyordu. Neyse ki öyle şeyler olmadı, ama bizim sinirlerimiz iyice tükendi.
Liseyi bitirince, “Artık büyüdüm, kendi hayatımı yaşayacağım!” diyerek sırt çantasını toplayıp bir arkadaşıyla İstanbul’un göbeğinde eve çıktı. Üniversiteyi bıraktı, para kazanmanın daha önemli olduğuna karar verdi. İki yıl boyunca neredeyse hiç görüşmedik. Telefonları nadiren açar, hiç uğramazdı. Gece geç saatlerde hastaneden ya da karakoldan kötü bir haber gelir diye korkudan eriyordum. Sonra bir anda her şey değişti. Ayşe hafta sonları gelmeye başladı, önce seyrek, sonra daha sık. Çay içer, geçmişi açmazdık; ben de bu fırtınanın dindiğini umuyordum.
Ona yemek yapmayı, ev işlerini öğretmeye çalışırdım ama “Ben zaten biliyorum!” diye kesip atardı. Derken bir gün Ayşe’nin sevgilisi olduğu ortaya çıktı: Emre. Sakin, hoşgörülü, onun öfkesini şakaya vurup yatıştırabilen biriydi. Yanında Ayşe mutlu ve dengeli görünüyordu. Kısa sürede evlendiler, ben de “Artık kızım olgunlaştı” diye rahat bir nefes aldım. Ne büyük yanılgı!
Evlilikleri sadece birkaç ay sürdü. Ayşe’nin gerçek doğası tekrar su yüzüne çıktı. Emre’yle her kavga ettikten sonra bize koşar, geceyi bizde geçirirdi. Tavsiyelerden nefret ettiğini bildiğim için susar, kenardan izlerdim. Bir gün “Artık asla geri dönmeyeceğim!” diye yemin etti, iki gün sonra barışıp hiçbir şey olmamış gibi davrandılar. Ben dilimi ısırır, onun kırılgan mutluluğunu bozmamaya çalışırdım.
Ama Emre’nin sabrı sonsuz değildi. Bir gün, yine kavga edip eve döndüğünde, Ayşe bir not buldu. Emre gitmiş, boşanmayı önermişti. O gün kızım tam bir çılgına döndü. Kocası terk etmekle kalmamış, işinden de olmuştu. İki hafta boyunca onu bebek gibi baktım: yemek yaptım, akşamları sohbet ettim, dikkatini dağıtmaya çalıştım. Ta ki bir gün eve geldiğimde Ayşe’yi elinde valizle görene kadar…
“Hep senin yüzünden!” diye üzerime yürüdü.
“Merhaba canım. Nereye gidiyorsun? Ne yaptım ki?” diye şaşkınlıkla sordum.
“Emre beni terk etti, senin yüzünden! Onun beni çektiğini gördün, durdurabilirdin!” diye bağırıyordu.
“Benim tavsiyelerimi hiç dinlemedin ki, ‘Kendim hallederim’ diyordun!” diye hatırlattım.
“Bir kere denedin, sonra sadece izledin, evliliğim parçalanırken!” Ayşe’nin her kelimesi bıçak gibi saplanıyordu.
“Böyle konuşma! Kavgalarınızda benim ne suçum var? Siz yetişkinsiniz, kendiniz karar verdiniz!” diye savunmaya geçtim.
“Tabii, senin hiç suçun yok! ‘Yardımın’ için teşekkürler! Liseden sonra sizden kaçtığımda haklıymışım. Keşke geri dönmeseydim!” diye haykırdı ve kapıyı öyle bir çarptı ki camlar sallandı.
Ben donakalmış bir şekilde ortada kaldım. Bütün bu günlerde ona destek oldum, istediği gibi hayatına karışmadım. Ama onun gözünde bütün kötülüklerin kaynağıyım. Kızım hâlâ büyümemiş, başarısızlıklarını başkasının üstüne atacak birini arıyor. Beni kötü bir anne olarak görmesi yüreğimi parçalıyor. Ama artık onu ikna etmekten yoruldum. Bu onun hayatı, istediğini yapsın. Yalnız, neden bu kadar acıtıyor ki?




