Kocam, Ahmet, sürekli olarak arkadaşı Emre’nin karısı Zeynep gibi özenli yemekler pişirmediğim için beni eleştiriyor. Zeynep harika bir kadın ve gerçek bir mutfak dehası. İtiraz etmiyorum, yemekleri nefis oluyor ama bunun için saatler harcıyor. Mutfak onun için bir tutku, sabah akşam orada yaratıcılığını konuşturduğu bir alan. Peki ya ben? İş, çocuk ve ev arasında mekik dokurken, onun eleştirileri bıçak gibi saplanıyor içime.
Zeynep şu an doğum izninde ve her annenin hayali bir hayat yaşıyor. İlgisiz değiller—anne babası boşanmış olsa da torunlarını delicesine seviyorlar ve sabahları onu büyük bir neşeyle alıyorlar. Dedeler, nineler sırayla bebek arabasını sürüyor, çocuğu besliyorlar ve akşam eve bırakıyorlar. Zeynep uyanıyor, çocuğunu mutlu akrabalarına teslim ediyor, yatağına geri dönüyor, sonra da ağır ağır evi topluyor. Mutfakta şaheserler yaratmak için bütün günü var. Kimse onu rahatsız etmiyor, istediği gibi özgür. Yeni tarifler deniyor, her akşam sofralarında sıra dışı bir lezzet oluyor. Ailesi ona bu fırsatı tanıyor ve ben onun için gerçekten mutluyum.
Ama Ahmet bunu anlamıyor. Zeynep’e bakıyor ve benim ulaşmam gereken bir ideal görüyor. “O da doğum izninde, çocuğu var, ama her şeye yetişiyor!” diyor bana. “Sen ise aceleyle, hep aynı şeyleri yapıyorsun.” Sözleri tokat gibi çarpıyor yüzüme. Günde beş-altı saatimi mutfağa nasıl ayırayım? Tam gün çalışıyorum, akşam olunca kızımız Elif’i anaokulundan alıyorum. Eve ancak yedide varıyoruz. Hızlı bir şeyler pişirmeye çalışıyorum: kızarmış patates, fırında tavuk, domatesli salatayla makarna. Bunlar bizi açlıktan kurtaran yemekler, ama Ahmet için alay konusu.
Zeynep gibi karmaşık yemekler yapmaya başlasam, akşam yemeği gece yarısına kadar hazır olmaz, aile aç yatar. Ama kocam bunu görmüyor. Sürekli, “Zeynep her seferinde Emre’ye yeni bir şeyler hazırlıyor, senin umurunda değil galiba,” diye tekrarlıyor. Onun mutfak başarılarına olan hayranlığı, benim yetersizliğime dair bir suçlama gibi geliyor. Kendimi savunmaktan yoruldum. Eğer Zeynep’in doğum izni çoğu kadın gibi olsaydı—duşa bile girecek vakit bulamadığı bir dönem—o da marketten aldığı mantıları pişirirdi, Emre de sesini çıkarmadan yerdi.
Zeynep ve Emre için mutluyum. Zeynep harika bir kadın, kanepeye uzanmak yerine mutfakta yaratıcılığını konuşturuyor, kocasını mutlu ediyor. Ama Ahmet’in beni onunla sürekli kıyaslaması canımı acıtıyor. Sanki hayatlarımızın ne kadar farklı olduğunu görmüyor. Ben tam gün çalışıyorum, akşamları Elif’i anaokulundan koşarak alıyorum. Zeynep doğum izninde ve ailesi sayesinde kendine ayıracak bütün günleri var. Tabii ki onun daha çok zamanı var! Ben de onun gibi bir doğum izni isterdim, ama bizim ailelerimiz torunla bütün gün ilgilenmeye pek hevesli değil. Elif’i seviyorlar, ama onunla tüm gün geçirmeye hazır değiller.
Ahmet durmak bilmiyor. “Hiç olmazsa hafta sonları özel bir şeyler yapsan,” diye söyleniyor. Ben insan değil miyim? Dinlenmeye hakkım yok mu? Haftanın beş günü işte çalışıyorum, sonra da onun kaprislerini tatmin etmek için tüm hafta sonu mutfakta mı geçireceğim? Bazen boşanmak için bahane arıyormuş gibi geliyor. Gerçekten söylediklerinin ne kadar haksız olduğunu anlamıyor mu? Yoksa bilerek canımı yakmak mı istiyor? Elimden geleni yaptığımı kanıtlamaktan yoruldum. Artık beni görmesini istiyorum—Zeynep’i değil, ailesini ayakta tutmak için var gücüyle çabalayan eşini.




