Mehmet Emre bütün ömrünü tek bir şeye adamıştı: kızını iyi bir insan olarak yetiştirmek. Karısını bir anda kaybettiğinde, küçük kızı Ayşe henüz bebekti. Otuzlu yaşlarında dul kalmış, bir daha asla kendini düşünmemişti. Bütün emeği, kazancı, yüreği kızına gitmişti.
İzmir’in kenar mahallelerindeki dedesinden kalma eski evde yaşıyorlardı. Para sürekli kıttı. Mehmet inşaat işçisiydi, bazen hamallık yapar, geceleri de bekçilik yapardı. Ama Ayşe’nin çocukluğu güzel geçsin diye elinden geleni yapardı. Bazen okul töreni için kıza alacak güzel bir elbise almak için borca girer, bazen kendisi aç yatardı ki Ayşe’nin okul ayakkabısı eksik kalmasın. Onun gülen yüzünü gördükçe, “Boşuna yaşamıyorum,” diye düşünürdü.
Özellikle bayramları unutamazdı. Ayşe, okuldaki kutlamalar için sabırsızlanırdı. Bir keresinde son birikimini verip ona karlar kraliçesi kostümü almış, kızı o gece sanki bir peri prensesi gibi parlamıştı. Sarılıp fısıldamıştı: “Sen dünyanın en iyi babasısın.”
Zaman geçti. Ayşe okulu birincilikle bitirip İstanbul’a, üniversiteye gitti. Hayali gerçek olmuştu. Yurtta kaldı, ders çalıştı, part-time işlerde çalıştı. Ama sonra şehrin büyüsü onu değiştirdi. Önce manikür, marka elbiseler, sonra “iyi paralı” erkeklerle tanışmalar. Lüks restoranlar, butik alışverişler başladı. Babası halâ para gönderir, paketler yollar, arayıp sorardı ama Ayşe telefonları giderek daha az açıyordu.
Derken bir gün bir mesaj geldi. “Baba, lütfen düğünüme gelme. Orada sadece varlıklı insanlar olacak, sen… uygun olmazsın.”
Mehmet Emre bu kelimeleri tekrar tekrar okudu. Yüreği burkuldu. Bütün hayatını onun için harcamıştı. Şikâyet etmemiş, karşılık beklememişti. Sadece sevmişti. Ve şimdi kızı, ondan utanıyordu. Belki “İstanbul efendisi” gibi şampanya kadehi tutamazdı ama Ayşe ateşler içinde yandığında onu kollarında taşıyan oydu.
Yine de dayanamadı, trene atlayıp gitti. Düğün yemeğine oturmak için değil, son bir kez gözündeki ışığı görmek için. Törende kenarda durdu, solmuş ceketiyle, gazeteye sarılı bahçe güllerini tutuyordu.
Yeni evliler tebrikleri kabul ederken sessizce yanlarına gitti. Çiçekleri uzattı, kızının yanağına bir öpücük kondurdu ve “Mutluluklar kızım. Gururlu yaşa,” dedi.
Dönüp gitti. Teşekkür beklemeyecekti. Küçük düşmek istemiyordu.
Ayşe, olduğu yerde donakaldı. Damadı bir şeyler söylüyor, misafirler gülüyor, müzik çalıyordu ama o, uzaklaşan babasının sırtına bakakalmıştı. Her şeyini veren adamı reddetmişti.
Gözleri doldu. Yerinden fırladı, peşinden koştu. Salon kapısında ona yetişti. “Baba, özür dilerim. Ne kadar aptalmışım… Sanıyordum ki birilerini rahatsız ederim. Kendimden başka kimseyi utandırmadım. Lütfen beni affet. Sen benim ailemsin, sen benim canımsın.”
Mehmet hiçbir şey söylemedi. Sadece sardı kızını. Sıkıca, sessizce. O an Ayşe anladı ki hiçbir servet, bu ellerin sıcaklığının yerini tutamazdı. Başkalarının beklentilerinin gölgesinde, ona koşulsuz sevgi veren insanı neredeyse kaybetmişti.




