Ahmet, daha önce hiç olmadığı kadar telaşla eve koşuyordu. Haklıydı da! Son günlerde evlerinde inanılmaz şeyler oluyordu. Dün Leyla, karısı, birden… çorba yapmıştı. Ne var bunda, değil mi? Karı koca, akşam yemeği… Normal bir şey. Ama onlar için değil.
Bir buçuk yıldır Leyla kendi gölgesi gibiydi. O korkunç trajediden sonra, tek kızlarını kaybettikten sonra, onunla birlikte ölmüş gibiydi. Yağmur, yaya geçidinde ölmüştü – daha 17 yaşındaydı, hayata yeni başlıyordu, üniversiteye girmiş, akıllı mı akıllı, güzel mi güzel bir kızdı… Sonra bir araba. Ve bomboş bir ev. Başka çocukları da yoktu. İstemişlerdi, tedaviler olmuştu, ama nafile. Kabullenmişlerdi. “Bir kızımız var, şükür, torunlarımız olur” diye avunuyorlardı.
Ama Yağmur’un ölümü Leyla’yı paramparça etmişti. Dünyayı görmüyordu artık: ne kocasını, ne güneşi, ne kendini. Saatlerce yatakta, kımıldamadan duruyordu. Yıkanmıyor, yemek yemiyor, konuşmuyordu. İşten ayrılmıştı çünkü iş arkadaşlarının gülüşleri canını acıtıyordu. Siyah başörtüsü başından hiç eksik olmuyor, evde ise sessizlik hakimdi – küskün, derin bir sessizlik.
Ahmet konuşmaya çalıştı, ikna etmeye, bu karanlıktan çıkarmaya. Sonra yoruldu, kanepeye taşındı. Leyla’nın annesi, çaresizlikten bitkin düşmüş, saçları ağarmış bir kadın, ona ulaşmaya çabalıyordu: “Daha gençsin, 36 yaşındasın, o 40. Önünüzde koskoca bir hayat var… Sen ise kendini gömmüşsün.”
Ama hiçbir şey işe yaramıyordu. Leyla sanki bir şey bekliyordu – ya da birini.
Şimdiyse… Camı silerken gördü onu. Gözyaşsız. Aynı siyah başörtüsü, ama gözlerinde bir ışık. Hatta dedi ki:
“Kızartma yaptım, mantarlı patates. Hadi ellerini yıka, yemeğe oturuyoruz.”
Ahmet donup kaldı. Kulaklarına inanamadı. Bir şeyler değişiyordu.
Önce tedirgin adımlarla… Leyla dışarı çıkmaya, akrabaları ziyaret etmeye başladı. Sonra gülüşler – seyrek ama samimi. Yeğeninin düğününde yas kıyafetlerini çıkardı, saçlarını kestirdi, makyaj yaptı. Yeni bir elbise aldı. Deniz kenarındaki bir termal otelde kaldılar. Güneş, dalga sesleri, sıcak akşamlar… Hepsi onlara hayat verdi. İkinci balaylarını orada yaşadılar. Gülüyor, öpüşüyor, gençliklerindeki gibi utangaç ve şaşkın… Orada Leyla ilk kez Yağmur’u rüyasında gördü. Kızı neşeli, ışıl ışıldı:
“Anne, yakında tekrar beraber olacağız. Biraz daha sabret…”
Uyandığında Leyla biliyordu: gitmesi yakındı. Bu onu korkutmuyordu. Ama Ahmet’e bir şey söylemedi – niye endişelendirsin ki?
Eve döndükten sonra işe geri çağrıldı – iş arkadaşı emekli olmuştu. Birkaç ay sonra şirkette sağlık taraması yapıldı. Leyla halsiz hissediyordu ama sesini çıkarmadı.
Ultrason sırasında genç doktor gülümsedi:
“Tebrikler. Bir kızınız olacak!”
Leyla duyduklarına inanamadı.
“Benim kalbim mi?”
“Sizinkisi de. Ama bu, kızınızın kalp atışı,” diye güldü doktor ve Ahmet’i çağırdı. “Babacığım, kızınla tanış.”
Sarılırken ikisi de ağladı.
Hamilelik şaşırtıcı derecede kolay geçti. Leyla kanat takmış gibiydi. Zamanında doğan kızlarının ilk saniyesinden annesi anladı: Yağmur’un aynısıydı. Aynı ismi vermek istedi ama akrabaları engelledi: “İsimle birlikte kader de geçer belki…”
Dediler ki; “Dünya.”
Şimdi Dünya beş yaşında. Her geçen gün Yağmur’a daha çok benziyor – yüzünden çok, huyunda. Aynı gülüş, aynı oyuncak bebekler, şarkılar, danslar. Aynı içindeki sakin ışık.
Leyla ve Ahmet ise yeniden canlanmış gibi. Gülüyorlar. Yaşıyorlar. Nefes alıyorlar. Evleri yine mutlulukla dolu, içinde çocuk kahkahaları yankılanıyor. Kalplerinde ise şükür ve sevgi.
Hayat geri döndü. Ve bu sefer kalıcı…




