Yorgun Olma Hakkı

Mehmet, her zamanki gibi geç saatlerde eve döndü. Hiç konuşmadan ayakkabılarını çıkardı, montunu astı ve sessizce banyoya yöneldi. Birkaç dakika sonra mutfakta, eşi Ayşe’nin meşhur tavuklu sebzeli yemeği ile karşılaştı. Yanında da deniz mahsulleri salatası vardı. Çatalını eline aldı, salatayı bir iki karıştırdı, sonra aniden döndü:

“Gerçeği söyle… Bu salatayı nereden aldın?” diye sessiz ama kararlı bir sesle sordu.

Ayşe, elindeki çaydanlığı fincana dökemeden donup kaldı. Gözlerinde endişeli bir ifade belirdi.

Otuz yılı aşkın bir evlilikleri vardı. Ayşe, evliliğini yüz üzerinden puanlaması gerekseydi, tam elli derdi. Çünkü her şeyi yaşamışlardı: aşk ve kızgınlık, mutluluk ve yorgunluk, güzel anılar ve zorlu günler. Sıradan bir hayat. Mehmet, inatçı ve huysuz olsa da, iyi bir adamdı. Sadık, güvenilir, çalışkan.

Her şey geçen bahar, Ayşe’nin yatağa düşmesiyle değişti. Doktor, yılların birikmiş yorgunluğu olduğunu söyledi. Mehmet onu eve taksiyle getirdi – kendi arabalarını tamir ettiremiyorlardı, çünkü tüm paraları kızları Elif’in düğün kredisini ödemeye gidiyordu.

Elif yeni evlenmişti ve “filmlerdeki gibi” bir düğün istemişti. Gelinliği tuhaf, pastası da Mehmet’e göre “sakız gibi” olsa da, ebeveynler katlandı. Önemli olan kızlarının mutlu olmasıydı.

Düğünden sonra çift, damadın dedesinden kalan eve taşındı, Mehmet ve Ayşe ise krediyi ödemeye devam etti. Eski arabaları, yıpranmış eşyaları ve bitmeyen yorgunluklarıyla idare ettiler.

Ayşe İngilizce öğretmeniydi ve ek dersler veriyordu. Mehmet ise fabrikada ustabaşıydı. Yemekhaneye gitmez, hamburger, pizza yemezdi – sadece ev yemeği! Sıcak, taze, çeşit çeşit…

Ayşe itiraz etmiyordu, ama işten sonra ayakta duracak hâli kalmıyordu. Bir gün dayanamadı:

“Nasıl yetişeyim sana çorba, ana yemek, salata, hoşaf? Ben robot değilim ya!”

Mehmet ise hep aynı hikâyeyi anlatırdı: kendi büyükannesinin hem tarlada çalıştığını, hem sekiz çocuğa baktığını, hem de köy tiyatrosunda oynadığını…

Ayşe iyice yorulmuştu. Bir gün, mahalledeki yeni hazır yemekçiden ekmek alırken, salata teşhirini gördü. Aniden karar verdi:

“Bana Deniz Ürünlü Salata, büyük boy…”

O akşam yemekte sarmalar, börek… ve o salata vardı.

“Vay, yeni bir şey denemişsin! Ev gibi olmuş,” diye övdü Mehmet.

Ayşe hiçbir şey söylemedi. Ve o günden sonra bu, onun sırrı oldu: yetişemediği zamanlarda hazır yemek alıyordu. Ev yapımı, lezzetli, biraz pahalıydı belki, ama en azından nefes alabiliyordu.

Her şey böyle devam edecekti, ta ki bir tesadüf olana kadar. İşte Mehmet, yanında stajyer bir gençle yemeğini paylaşıyordu. Genç, köftelerini yerken yanındaki salata, Mehmet’in yediğine oldukça benziyordu.

“Köfteler nereden?”

“Hazır yemekçiden, köşedeki. Evdekinden daha lezzetli!” diye güldü genç.

Mehmet’in içine bir şüphe düştü. Fazla benzerlik vardı. Ve o akşam, sessizce yemeğini yedikten sonra o soruyu sordu. Ayşe gözlerini kaçırdı.

“Ben… ben sadece yoruldum. Senin için önemli olan lezzetti, diye düşündüm…”

Mehmet ayağa kalktı. Yanına gitti. Ona sarıldı.

“Benim için lezzetten fazlası var. Ama sen de insansın, Ayşe. Yorgun hissetmeye hakkın var.”

Ayşe hıçkırdı. Mehmet gülümsedi.

“Barışık mıyız?”

“Barışık.”

O akşam, her zamanki yemek yerine pizza sipariş ettiler, eski bir film açtı ve uzun zamandır ilk kez sadece karı koca değil, birbirini anlayan bir çift olduklarını hissettiler. Ve işte tam da bu, her şeyi değiştirmeye yetti.

Rate article
Lifequest
Yorgun Olma Hakkı