Kızımız bizi köylü olduğumuz için beğenmiyordu. Düğünümüze bile çağırmadı…
Eşimle ben hep sade ama doğru yaşadık. Kendi evimiz, bahçemiz, ineklerimiz, telaşelerimiz – bütün hayatımız tek bir amaca hizmet etti: Biricik kızımızı iyi bir insan olarak yetiştirmek. Onun için her şeyi yapardık. Her şeyin en iyisi onun olsun istedik. Yeni ayakkabılar mı? Buyur. Şehirlilerden geri kalmayacak bir palto mu? Elbette. Üzerimizden son parçamızı çıkarıp ona verirdik, yeter ki o da herkes gibi olsun. Güzel, akıllı bir kızdı. Dersleri mükemmeldi, şehir hayatı hayal ederdi. Biz de sevinirdik – kızımız Elif’in kaderi bizimkinden farklı olsun diye.
Eşim, eski tanıdıkları sayesinde onu prestijli bir İstanbul üniversitesine yazdırdı. Burslu. Bunu kendi zaferimiz gibi gururla anlatırdık. Ona hem paramızla hem sevgimizle destek olduk. Eve her gelişi bizim için bayramdı. Anlattıklarını masal gibi dinlerdik: Ofiste iş, iyi aileden bir nişanlı – Murat, tanınmış bir iş adamının oğlu. Ondan bahsederken gözleri parlardı. Biz de içimizden, “Ah bir an önce düğünleri olsa…” diye geçirirdik.
Ama yıllar geçti, resmi bir teklif gelmedi. Eşim bir gün dayanamadı: “Murat’ı bir davet et, tanışalım artık!” diye çıkıştı. Kızımız birtakım bahaneler sıraladı. Bir kez, iki kez… Şüphelerimiz büyüdü. Bir şeyler ters gidiyordu. Sonunda bir gün kendimizi toplayıp İstanbul’a gitmeye karar verdik. Adresi eski evraklardan bulduk. Hediyeler aldık, en iyi kıyafetlerimizi giydik ve yola düştük.
Ev görkemliydi. Taş, cam, güvenlik. Güler yüzlü bir adam bizi içeri aldı. Her yer filmlerdeki gibi lükstü. Nereye bakacağımızı bilemeden dikilirken, salona davet edildik. İşte o an gördüm onu. Masanın üzerinde, çerçeveli büyük bir düğün fotoğrafı duruyordu. Beyaz gelinliğiyle, buketiyle – bizim Elif’imiz. Eşim taş kesilmiş gibi hareketsiz kaldı. Ben ise yerin ayaklarımın altından kaydığını hissettim.
“Bu arada, siz düğüne neden gelmediniz?” diye sordu birden Murat.
Eşimle birbirimize baktık. Ne diyecektik ki? Bizim haberimiz bile yoktu. O sırada o çıktı ortaya. Elif. Yüzü bembeyaz oldu, dudakları titredi. İşaretle onu konuşmaya çağırdım. Önce mırıldanıp durdu, sonra dayanamadı:
“Sizi çağırmadım… çünkü… köylüsünüz. Utanıyordum. Herkesin ailemin basit köylüler olduğunu bilmesini istemedim…”
Bu sözler sanki bir bıçak gibi yüreğime saplandı. Nasıl yani? Biz mi? Utanç mı? Onun için her şeyini feda eden biz mi? Onun geleceği için hafta sonları bile çalışan biz mi?
“Peki Murat?” diye sordum, nefesim kesilmişçesine. “O biliyor muydu?”
“Evet. Sizin düğüne gelmenizi istemişti. Hatta davetiye bile göndermişti, ama ben sizin reddettiğinizi söyledim…”
İşte böyle. Biz onun sakladığı bir utançtık. Hayatının en önemli gününde yanında olma şansını bile çaldı bize. Söylemedi, açıklamadı, sadece sildi attı.
Aynı gün döndük. Gözyaşı dökmeden, kavga etmeden. Yalnızca içimizde kocaman bir boşlukla. Kendi evladın sana sırtını döndüyse, nasıl yaşarsın? Bütün emeklerin boşa gittiğine, sana yabancı birini yetiştirdiğine nasıl inanırsın?
O günden beri Elif aramadı. Biz de sessiziz. Kin olduğu için değil, öfke olduğu için değil. Bizi bu kadar kolay vuran birine artık ne diyeceğimizi bilemediğimiz için…




