Mehmet Akif, ömrünün son yıllarını yabancı bir kapının ardında, hemşirelerin gözetiminde ve kendi çocukları tarafından terk edilmiş insanlar arasında geçireceğini hiç düşünmemişti. O, her zaman daha iyisini hak ettiğine inanmıştı: saygı, sıcak bir yuva, huzur. Çünkü ömrü boyunca çalışmış, ailesini geçindirmiş, tek mutluluğu olan eşi Leyla ve kızı Ayşegül için her şeyini vermişti.
Leyla ile tam otuz yılı aşkın bir süre göz açıp kapayıncaya kadar geçirmişlerdi. Onun vefatından sonra evinde bir boşluk ve soğukluk hissetmeye başlamıştı. Tek tesellisi kızı Ayşegül ve küçük torunu Elif’ti. Elif’e bakıyor, emekli maaşını yiyecek alımına harcıyor, kızı ve damadı sinemaya ya da işe gittiğinde ona eşlik ediyordu. Ama sonra birden her şey değişti.
Ayşegül, babasının mutfakta fazla vakit geçirmesinden rahatsız olmaya başladı. Öksürmesi bile onu sinirlendiriyordu. “Baba, sen hayatını yaşadın, bize de yaşama fırsatı ver!” sözleri giderek daha sık duyulur oldu. Ardından “harika imkanları olan bir huzurevi”, “doktorlu, televizyonlu rahat bir yer” konuşmaları başladı. Mehmet direnmeye çalıştı:
“Ayşegül, bu benim evim. Sıkışıyorsan kaynanana taşın. O da üç odalı evde tek başına yaşıyor.”
“Onunla aramız harp halinde. Hem, bana akıl vermeye kalkma!” diye tersledi kızı.
“Sen sadece bu evi kapmak istiyorsun. Kendi paranı kazanacağına, beni buradan atmaya çalışıyorsun!”
Bu konuşmadan sonra Ayşegül ona “bencil” dedi ve “bir şekilde hakkından geleceğini” söyledi. Bir hafta sonra Mehmet eşyalarını topladı. İstemeyerek. Kendisini artık evinde gereksiz hissettiği için. Sessizce çıktı gitti. Ayşegül’in yüzü gülüyordu. Neredeyse sırtında taşıyıp çıkaracaktı.
Huzurevinde ona küçük bir oda verdiler, pencereli ve eski bir televizyonlu. Mehmet günlerini bahçede, açık havada, kendisi gibi terk edilmiş insanlar arasında geçiriyordu.
“Çocuklar mı gönderdi seni buraya?” diye sordu bir gün bankta oturan komşusu.
“Evet, kızım artık ayak bağı olduğumu düşünüyor,” dedi gözyaşlarını tutmaya çalışarak.
“Benimki de aynı. Oğlum karısını tercih etti. Kapı dışarı ettiler. Adım Hatice.”
“Benimki Mehmet Akif. Tanıştığımıza memnun oldum.”
Arkadaş oldular. Acıyı paylaşmak daha kolaydı. Böylece bir yıl geçti. Kızı aramadı, gelmedi, bir mesaj bile yazmadı.
Bir gün Mehmet kitap okurken tanıdık bir ses duydu:
“Mehmet Bey? Sizi burada göreceğimi hiç düşünmezdim.” Eski komşusu ve huzurevine gelen doktor olan Gülşah şaşırmıştı.
“Evet, bir yıldır buradayım. Gördüğün gibi, kimseye lazım değilim. Ne bir telefon, ne bir haber.”
“Garip… Ayşegül sizin köyde bir ev aldığınızı, şehirden uzaklaştığınızı söylemişti.”
“Keşke öyle olsaydı… Bu çitin ardında kaybolmak yerine.”
Gülşah başını salladı. Muayeneden sonra tekrar geldi. Konuşma aklından çıkmıyordu. İki hafta sonra bir teklifle geri döndü:
“Mehmet Bey, annemin köydeki evi bomboş duruyor. Yakınlarda vefat etti, eşyaları satıldı. Ev sağlam, ısıtmalı, orman ve nehir yakınında. İsterseniz orada kalın. Ben zaten gitmeyi düşünmüyorum, satmaya da içim el vermez.”
Mehmet önce sustu, sonra hıçkıra hıçkıra ağladı. Yabancı biri, öz kızının umursamadığı bir şeyi teklif ediyordu.
“Bir şey daha sorabilir miyim? Burada Hatice adında bir kadın var. O da kimsesiz. Onunla birlikte gitmek isterim.”
“Tabii ki,” diye gülümsedi Gülşah. “O da kabul ederse sorun yok.”
Mehmet koşarak Hatice’ye gitti:
“Toplan! Gidiyoruz! Köyde bir ev, temiz hava, özgürlük. Orada mutlu oluruz. Bize bunlar gerekmez artık!”
“Gidelim! Yeni bir hayata!”
Çantalarını toplayıp yiyecek alışverişi yaptılar. Gülşah onları kendi arabasıyla götürdü, otobüsle sarsılmalarını istememişti. Mehmet, ona nasıl teşekkür edeceğini bilemiyor, sadece sarılıyordu. Son bir ricada bulundu:
“Sadece kızıma söyleme. Onun adını bile duymak istemiyorum.”
Gülşah gülümseyerek başını salladı. Olağanüstü bir şey yapmamıştı. Sadece insanlık gereğini yerine getirdi. Ama bu bile günümüzde büyük bir fedakarlık sayılırdı.




