İlk tanıştığımızda, Metin’i görür görmez şanslı olduğumu düşünmüştüm. Kadınların hayalini kurduğu gibi bir erkekti; özenli, şefkatli, ilgili. Sadece beni merak etmekle kalmıyor, adeta benimle yaşıyordu. Her gün birkaç kez arar, “Nasılsın?”, “Hava soğuk, üstünü giydin mi?”, “Bugün bir şeyler yedin mi?” diye sorardı. Gökyüzü kararıp yağmur başladığı anda, zaten iş yerimin önünde şemsiyeyle bekliyor olurdu. Her sabah masamda bir buket çiçek bulurdum; bazen laleler, bazen güller, bazen papatyalar. İş arkadaşlarım kıskanır, ben ise bu mutluluğa inanamazdım.
Bana adeta bir yuva sıcaklığı veriyordu. Geceleri el ele tutuşup çocuklar gibi saçma sapan şeyler konuşarak uzun yürüyüşler yapardık. Sonra bir gün, ilk buluşmamızın olduğu kafede, diz çöküp bir yüzük uzatarak evlenme teklif etti. Hatta İzmir’e, ailemle tanışmaya bile geldi – işte bu kadar ciddiydi. O zamanlar kendimi bir filmdeki başrol oyuncusu gibi hissediyordum, mutluluktan uçuyordum.
Ama bu masal, nikahın hemen ardından bitti.
İlk başta değişiklikler çok küçüktü. Günaydın mesajları kesildi, “Canım, nasılsın?” telefonları kayboldu. Çiçekler bir anda yok oldu, sanki hiç gelmemiş gibi. Öpücükler artık bir görev gibiydi, hislerden yoksun. Eskiden gözlerini benden alamazken, şimdi yanından geçsem fark etmiyordu.
Evde ise… Tamamen uzaklaşmıştı. Eskiden “Tamir etmek benim işim” diyerek seve seve yardım ederken, şimdi “Yapacaksan usta çağır” diye homurdanıyordu. Ya da “Kendin istedin, kendin yap” diyordu. Bulaşıkları yıkamıyor, yerleri süpürmüyor, bir çivi bile çakmak büyük bir mesele haline gelmişti. Oysa evlenmeden önce “Ellerimle bir ev yaparım” diye övünürdü.
Neden böyle oldu, anlamıyorum. Ben değişmedim ki! Hâlâ bakımlıyım, fitim, güzelim. Sokakta erkekler hâlâ dönüp bakıyor. Peki ya o? Sanki bana olan ilgisini kaybetmiş gibi. Sanki ben artık sıradan, sıradan… hatta gereksiz bir eşya gibiydim.
Annem diyor ki: “Herkesin evliliği böyle. Nikah demek romantik masallar bitmiş demektir. Önemli olan çalışıyor, eve ekmek getiriyor. İçmiyor, başka kadınlara bakmıyor. Elindekinin kıymetini bil.” Ama ben böyle yaşayamam. Yanımda sadece var olan bir erkekle kalmak istemiyorum. Sevildiğimi hissetmek istiyorum. Sadece rahat bir evlilik değil.
Dün akşam gözlerini yakalamaya çalıştım. Fark etmedi. Telefonundaydı, bir şeylere bakıyor, ekrana gülümsüyordu. İçimde bir şeyler koptu o an: Acaba başka biri mi var? Belki de her şey bu yüzden? Onun bu soğukluğu, bu kayıtsızlığı, bu uzak duruşu? Yoksa bana ihanet mi ediyor?
Buna inanmak istemiyorum. Peki ya haklıysam?
Nasıl konuşacağım onunla? Gerçeği nasıl öğreneceğim? Çünkü onu seviyorum. Her şeye rağmen seviyorum. Başka bir kadına bırakmak istemiyorum. Ama ihaneti, eğer varsa, affedebileceğimi de sanmıyorum. Kızlar, böyle bir şey yaşayan var mı? Eşin evlilik öncesi ve sonrası tamamen iki farklı insansa ne yapmalı? Kendini sadece bir eşya gibi hissetmekten nasıl kurtulmalı? Ne yapacağımı bilmiyorum… ama artık susmak da istemiyorum.
Gerçek şu ki, sevgi emek ister. Eğer bir ilişki sadece resmiyetten ibaretse, o zaman aslında hiçbir şey yok demektir. Kimse sevginin bir ödül değil, bir ihtiyaç olduğunu unutmamalı. Çünkü bir kalp susuz kaldığında, en güzel ev bile çöle dönüşür.




