Düğün Yalan Oldu: Damat Gelmedi!

Düğün hiç olmadı. Damat, geline hiç gelmedi.

Kaç kız çocuğu vardır ki küçük yaştan itibaren beyaz bir gelinlik, çiçeklerle süslenmiş bir taç, “sizi karı koca ilan ediyorum” sözleriyle tüylerinin ürpermesini hayal eder… Leyla da onlardan biriydi. Sessiz, naif, hayalperest ve kırılgan bir kız olarak büyümüştü. Gözlerini kapatıp televizyondaki düğün törenlerini izlerken, bir gün sevdiği adamla kol kola yürüyeceğini, müziğin eşliğinde, hayran bakışlar arasında, kalbi titreyerek hayal ederdi.

Onun Emre’sini üniversitede tanıdı. İkisi de hukuk okuyordu ama farklı gruplardaydı. Uzun boylu, sarışın, sportmen, şen şakrak gözleri vardı. O ise zarif, ince, vakur duruşlu ve hüzünlü bir gülümsemeye sahipti. Tüm fakülte onların birbirine yaratıldığını söylüyordu. Emre, ondan bir an olsun ayrılmazdı. Evine kadar yürür, soğuk sabahlarda sıcak çay getirir, defterlerine kalp çizerdi. İlişkileri bir aşk romanı gibiydi—temiz, naif, samimi.

Bir yıl geçti ve Emre ona evlenme teklif etti. Diploma törenlerinde aileler birbirini çoktan tanıyordu, birlikte yazlığa gider, dostluklarını sürdürürlerdi. Üniversiteden hemen sonra düğün yapmaya karar verdiler. Her şey mükemmel ilerliyordu. Leyla, kız arkadaşlarıyla haftalarca gelinlik beğenmek için dükkân dükkân gezer, katalogları karıştırırdı. Bir gece rüyasında hayalinin gelinliğini gördü—ince krem rengi danteller, ipek kumaş, hafif bir tren… Uyandığında tek düşüncesi şuydu: “Bu benim olmalı.”

En yakın gelinlik mağazasına arkadaşlarıyla gitti. Satış danışmanı Ayşe, anlattıklarını dinledikten sonra gülümsedi:

“Yakın zamanda iade edilen bir gelinlik var, tam da tarif ettiğiniz gibi. Görmek ister misiniz?”

Leyla, denemeden bile ona âşk oldu. Rüyasındaki gibiydi. Arkadaşı fısıldadı: “Ayşe, o gelinin düğünü olmamış dedi… Belki de alma?” Ama Leyla duymak istemedi. Kader işte. Gelinliği aldı ve büyük günü heyecanla bekledi.

Düğünden bir gece önce, odasında yalnız kalmak için bir otelde kaldı. Bir kez daha gelinliği giydi, aynada kendine baktı. Birden gözüne başındaki siyah bir kurdele çarptı. Bir ürperti hissetti ama bunu heyecana verip görmezden geldi.

Sabah her şey yolundaydı: makyaj, saç, gelinlik… Leyla, bir dergi kapağından çıkmış gibi görünüyordu. Ailesi otel odasına girdiğinde hayranlıkla donakaldı. Sadece Emre’yi bekliyorlardı. Bir saat geçti. Sonra bir yarım saat daha. Leyla artık gülümsemiyordu. Pencereden bir polis aracı gördü. Kalbinde bir şey koptu. Zorlukla koridora çıktı.

“Affedersiniz… Leyla hanım mısınız?” diye sordu genç bir polis memuru. “Nişanlınız… Emre Bey… vefat etti. Trafik kazası. Sarhoş bir sürücü karşı şeride geçmiş… Olay yerinde hayatını kaybetti.”

Leyla ağlamadı. Donup kaldı. Sonra yere çöktü, yüzünü ellerine gönderdi.

Üç gün sonra mezarlıkta, aynı gelinlikle, ama bu kez başında siyah bir kurdeleyle duruyordu. Elinde ikisinin fotoğrafı vardı. Onu tabuta bıraktı, eğildi, sevdiğinin soğuk alnına bir öpücük kondurdu ve fısıldadı:

“Affet beni… bilseydim, gitmene izin vermezdim…”

O günden sonra onu gülerken gören olmadı. Sanki sönmüş gibiydi. Mekanik bir hayat yaşıyordu. Ailesi depresyon dedi, doktorlar uyum bozukluğu. Ama annesi biliyordu: kızı yavaşça göçüyordu.

Tam bir yıl sonra, düğün yıldönümlerinde, Leyla’nın kalbi durdu. Doktorlar raporuna “uykuda kalp durması” yazdı. Ellerinde o düğün fotoğrafı vardı.

Aşkları çok gerçekti. Öylesine gerçek ki, onsuz yaşanmazdı.

Sizce aşk, onsuz yaşayamayacak kadar güçlü olabilir mi?

Rate article
Lifequest
Düğün Yalan Oldu: Damat Gelmedi!