Artık oğlumu tanıyamıyorum… Karısı onun hayatını cehenneme çevirdi.
Bazen oğlumu kaybediyormuşum gibi hissediyorum—bedenen değil, ruhen, manen. Gözlerimin önünde eriyor, kendi benliğini, iradesini, karakterini yitiriyor. Ve bunların hepsi, birlikte yaşadığı kadın yüzünden. O güvenilir, değerli görünen kadın ki, şimdi… ne desem bilemiyorum, gözyaşlarıma ve çığlıklarıma engel olamayacağım.
Mehmet birkaç yıl önce evlendi. Otuzlarına gelmişti, arkasında sağlam bir iş, kariyer basamakları vardı. O sıralar İstanbul’da bir lojistik şirketinin müdürü olmuştu. İlk evliliğinden bir oğlu vardı ve ikinci eşini daha dikkatli seçeceğini düşünüyordum. Evet, Sibel’le her şey çabuk gelişti. O da işinin başındaydı—bir butik zinciri vardı, sürekli meşgul, disiplinli, duygusallığa yer yoktu. Ama karışmadım. Önemli olan onun mutlu olmasıydı.
Düğünden önce Sibel birkaç ay bizde kaldı. O zaman düşünmüştüm: karakterli bir kız, boş laf etmez, evde düzen vardır. Mehmet mutluluktan parıldıyor, “İşte benimki bu” diyordu. Düğünleri mütevazı ama samimiydi. Hediyeler, kadehler, çiçekler… Sonra ayrı bir eve taşındılar.
Birkaç ay sonra Sibel aniden “Artık çocuk yapma zamanı” dedi. Yaşı genç değildi, vakit kaybetmek istemiyordu. Hamile kalmak ilk başta mümkün olmadı, sonra bir arkadaşıyla Maldivler’e gitti ve dönüşte “Hamileyim” dedi. Mehmet sevindi, ama içimde bir endişe vardı. Yine de karışmadım.
Hamilelik zor geçti. Sibel sinirli, öfkeliydi. Bir ağlıyor, bir bağırıyordu. Mehmet arayıp soruyordu, “Kadın böyle mi davranır?” diye. “Hormonlar, olur böyle şeyler,” dedim. Doğumdan sonra düzelir diye düşündüm.
Ama her şey daha da kötüleşti. Hastaneden çıkarken Mehmet ona muhteşem bir çiçek buketi getirdi. O, tek kelime etmeden, girişteki çöp kutusuna attı. Oğluma baktım—şaşkın, omuzları düşük, öylece duruyordu. Ona sarılıp ağlamak mı istedim, çığlık atmak mı, bilemedim.
Sonra işlerine gitmeye başladı, torunumu bana bırakarak. Gidip bebekle ilgileniyordum. Sibel’in evinde her şey kusursuzdu: beslenme saati, uyku, gezmeler… Ama ondan ne bir gülümseme, ne de teşekkür. Hep gergin, soğuk, gizli bir öfkeyle dolu. Evin içinde yabancı gibi hissediyordum. Yardım etmeme rağmen.
Bir yıl geçti, sonra bir yıl daha. Hiçbir şey değişmedi. Mehmet başka biri oldu. Yorgun, bitkin, sanki sönmüş gibi. Konuşmaya çalıştım, hep yorgunluğa vurdu. Sonra itiraf etti: “Onunla nasıl yaşanır bilmiyorum. Hep mutsuz. Hiçbir şey onu memnun etmiyor.” Onunla konuşmaya çalıştı, ne olduğunu sordu, nasıl yardım edeceğini… Karşılığında bağırışlar, tehditler: “Ailemin yanına giderim, çocuğu alırım, bir daha göremezsin.”
Sonra cehennem başladı. Sibel, iş seyahatlerini yasakladı. “Ben dadı değilim, çocuk senin, sen bak” dedi. Mehmet müdürlükten istifa etti, evden çalışmaya başladı, esnek saatli bir iş buldu. Maaşı yarıya düştü. Sibel, artık “hiçbir şey” olduğunu ve “boynuna çöktüğünü” söylemeye başladı. Oysa hepsini onun, ailesi için yapmıştı.
Bir ay önce hasta oldu. Grip. Kırk derece ateş. Torunumu bana getirmesini rica ettim, hastalık bulaşmasın diye. Sibel reddetti. Yine de gittim. İçeri girdim ve gördüğüm karşısında düşecek gibi oldum. Mehmet, alnı ter içinde, gözleri kıpkırmızı, yerleri silip bulaşıkları yıkıyordu. O ise kanepede telefonuyla uzanmış, sinirle “Ne yani yatması mı lazım? Ben de ateşler içinde ayaktaydım,” diye attı.
Mutfakta oturup ağladım. Oğlum—altın kalpli, zeki, iyi yürekli bir adam—bir gölgeye dönmüştü. Onu kırıyor, eziyor, yok ediyordu. O ise her şeye katlanıyor, her şeyi affediyordu. Ne yapacağımı bilmiyorum. Onunla konuşsam dinlemiyor. Onunla konuşsam boş. Sanki buz gibi bir kaya. Korkuyorum, bir gün dayanamayacak. Ve onu kaybedeceğim—bu sefer sonsuza kadar…




