Bugün günlüğüme yazmak zorundayım. Düğün olmadı. Damat gelmedi.
Kaç kız çocuğu vardır, küçüklükten başlar beyaz gelinlik hayalleri… Çiçeklerden taç, “sizinle evleniyoruz” sözleriyle ürpermek… Elif de onlardan biriydi. Sessiz, nazik, hayalperest ve hassas bir kızdı. Televizyonda düğün törenlerini görünce gözlerini kapatır, bir gün sevdiği adamla yürüyüşünü hayal ederdi. Müzik, hayran bakışlar, kalbinin titreyişi…
Onun Can’ını üniversitede tanıdı. Hukuk fakültesindeydiler, farklı sınıflardaydılar. Uzun boylu, sarışın, atletik, gözlerinde muzip bir ışık vardı. O ise zarif, ince, vakur duruşlu ve yumuşacık bir gülüşe sahipti. Tüm fakülte onların birbirine yaratıldığını söylerdi. Can, ondan bir adım bile ayrılmazdı. Eve kadar yürür, soğuk sabahlarda sıcak kahve getirir, defterlerinde kalp çizerdi. İlişkileri romandan fırlamış gibiydi – saf, naif, samimi.
Bir yıl sonra evlenme teklif etti. Diplomalarını alırken aileler birbirini tanıyordu bile. Birlikte yazlığa gider, akşam yemeklerine çıkarlardı. Üniversite biter bitmez düğün yapmaya karar verdiler. Her şey mükemmel gidiyordu. Elif, kız arkadaşlarıyla hafta boyunca gelinlik mağazalarını dolaştı, katalogları karıştırdı. Bir gece rüyasında hayalindeki gelinliği gördü: ince danteller, krem rengi ipek, hafif bir tren… Uyandığında tek bir düşüncesi vardı: “Bu benim olmalı.”
En yakın gelinlik mağazasına koştular. Satış danışmanı Ayşe, anlattıklarına gülümsedi:
“Yeni iade edilen bir gelinlik var, tam anlattığınız gibi. Görmek ister misiniz?”
Elif, denemeden bile aşık oldu. Rüyasındakinin aynısıydı. Arkadaşı fısıldadı: “Ayşe, önceki gelinin düğünü olmadığını söyledi… Belki de almasak?” Ama Elif duymak istemedi. Kaderdi işte. Gelinliği paketlediler, o ise büyük günü heyecanla bekledi.
Düğünden bir gece önce otel odasına yerleşti – biraz yalnız kalmak, düşünmek için. Gelinliği bir kez daha giydi, aynada kendini inceledi. Birden, sanki yansımada saçında siyah bir kurdele vardı. Ürperdi ama bunu heyecana verdi, görmezden geldi.
Sabah her şey yolundaydı: makyaj, saç, gelinlik… Elif, dergi kapağındaki gibi görünüyordu. Ailesi odaya girdiğinde hayranlıktan donakaldı. Tek beklenen Can’dı. Bir saat geçti. Sonra bir yarım saat daha. Elif artık gülmüyordu. Pencereden bir polis aracı gördü. Kalbi yerinden oynadı. Koridora çıktı, ayakta zor duruyordu.
“Affedersiniz… Elif Hanım mısınız?” diye sordu genç bir polis memuru. “Nişanlınız… Can Bey… geçirdiği kazada vefat etti. Sarhoş bir sürücü karşı şerit… Anında ölmüş.”
Elif ağlamadı. Donup kaldı. Sonra yere çöktü, ellerini yüzüne kapattı.
Üç gün sonra mezarlıkta, tekrar o gelinlikle duruyordu ama bu sefer saçında siyah bir kurdele vardı. Elinde ortak bir fotoğraf tutuyordu. Tabuta bıraktı, eğildi, sevdiğinin buz gibi alnına bir öpüş kondurdu ve fısıldadı:
“Affet beni… Bilseydim, hiç bırakmazdım…”
O günden sonra kimse onu gülümserken görmedi. Sanki sönmüştü. Otomatik gibi yaşıyordu. Ailesi depresyon dedi, doktorlar uyum bozukluğu. Ama annesi biliyordu: kızı yavaşça gidiyordu.
Tam bir yıl sonra, düğün yıl dönümü olacak gün, Elif’in kalbi durdu. Doktorlar “uykuda kalp durması” yazdı. Ellerinde o düğün fotoğrafı vardı.
Aşk gerçekti. Belki de yaşanacak kadar değil…
Siz hiç aşkın, onsuz yaşanamayacak kadar güçlü olabileceğine inandınız mı?…




