Sabahın erken saatlerinde evine döndü. Dudaklarında geçmişin tadı vardı.
Mehmet, neredeyse şafak sökmeden kapıda belirdi. Bütün gece ortalarda yoktu. Girişte onu, solgun, gözleri ağlamaktan kızarmış, geceliği ve çıplak ayaklarıyla Ayşe karşıladı.
“Neden aramadın?” sesi bir tel gibi titriyordu.
“Yapamadım… Özür dilerim,” diye mırıldandı, gözlerini kaçırarak. Mutfağa geçti, elinde cezve, otomatik hareketlerle kahveyi hazırlamaya başladı.
Nereden başlayacağını bilemiyordu. Ne diyecekti? Bir gecenin onu içinden nasıl değiştirdiğini nasıl anlatacaktı? Ayşe anlar mıydı? İnanır mıydı?
Karşısına oturdu, sessizce, hiçbir şey sormadan. Sadece bekledi.
Mehmet cebinden dikkatlice katlanmış bir kağıt parçası çıkardı, açtı. Karısının tek bakışı her şeyi anlatmaya yetti. Bir isim. Sadece bir kelime: “Elif.” Ve her şey yerli yerine oturdu.
Üç yıl önceydi. Her şey sıradan bir cuma günü başlamıştı.
İş haftası bitmiş, inşaat şirketinde mühendislik departmanının müdürü olan Mehmet Ali, rahat bir nefes alarak ofisin kapısını arkasından kapattı. Hava ılıktı, bahar ve umut kokuyordu. Sessiz bir akşam yemeği, çocukların kahkahaları, sevgili eşi Ayşe’yle yazlık planları hayal ediyordu. Her şey her zamanki gibiydi. Ta ki bir tesadüfi bakışa kadar.
Onu gördü.
On beş yıl sonra, hiç görüşmeden tanıdı. Elif. İlk aşkı. Göğsünü yakan, sesini kısıp avuçlarını uyuşturan o kız.
Hatırladı: Sekizinci sınıf, altın sarısı kıvırcık saçları, utangaç gülüşleri, mahcup bakışları. İlk itiraf. Üç yıl süren okul arkadaşlığı, mezuniyet balosundaki öpücük, sonsuza kadar birlikte olma sözü… Ve sonra soğuk bir veda: “Evleniyorum. Çocukluğumuz bitti.”
Acı çekmişti ama hayat durmamıştı. Ayşe vardı. Güvenilir, sakin. Onunla bir aile kurmuş, çocukları olmuş, rutin bir hayat yaşıyorlardı.
Ama o karşılaşma… Caddede yüz yüze gelmişlerdi. Elif bir şeyler anlatıyordu, bilimsel bir konferans, gençlik yıllarının geçtiği şehirde bir cumartesi… Mehmet başını sallıyor, ama duyduğu sözler değil, kendi kalbinin sesiydi.
Kafede geçmiş ve şimdi birbirine karıştı. Elif başarılı, güzel, evliydi. Henüz çocukları yoktu, ama her şey yolundaydı. Gülüyor, eline dokunuyordu, Mehmet ise kim olduğunu, nerede olduğunu, kime bir telefon borçlu olduğunu unutuyordu.
Sonra otel odası vardı. Şampanya. Acı tatlı bir özlem. O gece, o delikanlı aşık olmuş genç Mehmet’ti. Saçlarını özlemle okşuyor, gençken söyleyemediklerini fısıldıyordu. Elif tekrarlıyordu: “Seni hiç unutmadım.”
Ama sabah bir yargı gibi geldi. İstasyonda Elif ağlıyor, Mehmet sessizdi. Trenden inerken buruşmuş bir kağıda yazılı numarasını bıraktı. Ve kayboldu.
Mehmet eve döndü. Şafak vakti. Suçlu, perişan. Çocuklar odalarından çıktı, endişeli ve sessiz. Tek bir kelime bile bulamadı. Sadece mırıldandı:
“Özür dilerim…”
Mut**Ayşe uzun bir sessizliğin ardından yavaşça kahvesini yudumladı ve “Artık yeter, Mehmet,” dedi.**




