Feride eve geç saatlerde döndü. Pencerelerin ardında akşamın karanlığı iyice çökmüştü. Kapı eşitinde elinde çantasıyla durdu ve beklenmedik bir kararlılıkla konuştu:
“Boşanma davası açıyorum. Daha fazla kendime yalan söylemeyeceğim. Sen bu evde kalabilirsin, sadece bana payımı öde. Buna ihtiyacım yok. Gidiyorum.”
Mehmet, kocası, şaşkınlıkla koltuğa çöktü.
“Nereye gidiyorsun?” diye sordu, kafası karışmış bir şekilde.
“Bu artık seni ilgilendirmiyor,” dedi Feride, sakin ama sert bir tonla, dolaptan bıyik bir valiz çıkarırken. “Bir süre arkadaşımın yazlığında kalacağım. Sonrasını düşünürüz.”
O anlam veremiyordu. Ama o çoktan kararını vermişti.
Üç gün önce doktor, tahlillerine bakarken alçak bir sesle şunları söylemişti:
“Vakanızda durum iç açıcı değil. Maksimum sekiz ay… Tedavilerle belki bir yıl.”
Ofisten çıktığında sanki bir boşluğa adım atmış gibiydi. Şehir gürültülü, güneş parlıyordu. Aklında tek bir cümle çınlıyordu: *”Sekiz ay… daha kırkıncı yaşımı bile kutlayamayacağım…”*
Parkta bir bankta otururken yanına yaşlı bir adam oturdu. Sessizce sonbahar güneşinin tadını çıkarıyor, sonra aniden konuştu:
“Son günümün sıcak geçmesini isterdim. Artık çok şey beklemiyorum ama güneşin parlaması bile bir hediye. Siz de öyle düşünmüyor musunuz?”
“Bilseydi, herkes öyle düşünürdü,” diye mırıldandı Feride.
“O zaman daha fazla ertelemeyin. Benim o kadar çok ‘sonra’m vardı ki, onlarla bir ömür geçirebilirdim. Ama olmadı.”
Feride dinledi ve fark etti ki, tüm hayatı başkaları için yaşamakla geçmişti. Sevmediği bir iş, sadece güvenliği için katlandığı. On yıldır yabancılaştığı kocası — aldatmalar, soğukluk, kayıtsızlık. Sadece para ve iş için arayan kızı. Kendine ise hiçbir şey… Ayakkabı alacak kadar bile rahatı yoktu, tek başına bir kafede kahve içmeye bile izin vermemişti kendine.
Hep “sonra”ya erteledi. Ve şimdi o “sonra” asla gelmeyebilirdi. İçinde bir şey kırıldı. Eve döndü ve hayatında ilk kez “hayır” dedi — herkese, bir anda.
Ertesi gün izin dilekçesini verdi, birikimlerini çekti ve yola koyuldu. Kocası anlamaya çalışıyor, kızı yine ihtiyaçları için arıyordu — hepsine sakin ve sert bir sesle cevap verdi: “Hayır.”
Arkadaşının yazlığında sessizlik hâkimdi. Paltosuna sarılmış, koltukta oturmuş düşünüyordu: Yoksa bu şekilde mi bitecekti? *Hiç yaşamadım. Sadece başkaları için var oldum. Artık kendim için.*
Bir hafta sonra deniz kenarına uçtu. Sahildeki bir kafede Taner’le tanıştı. Yazardı. Zeki, nazik. Kitaplardan, insanlardan, hayatın anlamından konuştular. Yıllar sonra ilk kez içten içe gülüyordu, kimsenin ne düşündüğünü umursamadan.
“Burada yaşamaya ne dersin?” dedi bir gün. “Ben her yerde yazabilirim. Sen de ilham perim olursun. Seni seviyorum, Feride.”
Başını salladı. Neden olmasın? Zaten çok az zamanı kalmıştı. Mutluluk olsun — anlık da olsa.
İki ay geçti. Kendini iyi hissediyordu. Kahkahalar, uzun yürüyüşler, sabah kahveleri… Kızı ilk başta tepki gösterdi, sonra pes etti. Kocası payını ödedi. Her şey sessizliğe büründü.
Bir sabah telefon çaldı.
“Feride Hanım?” Doktorun sesi gergindi. “Özür dileriz, bir karışıklık oldu… Sizin tahlilleriniz değilmiş. Sağlığınız yerinde. Sadece yorgunluk.”
Sessiz kaldı, sonra kahkahalar attı — yüzünde ilk kez gerçek bir gülümseme.
“Teşekkür ederim Doktor. Bana bir ömür hediye ettiniz.”
Yatakta uyuyan Taner’e baktı ve mutfağa kahve yapmaya gitti. Çünkü artık önünde sekiz ay değil, bir ömür vardı.




