Yabancı Bir Çatının Altındaki Hazine: Altın, Kurnazlık ve… Duygular Üzerine Bir Hikaye
Eren, dedesi Süleyman’ı görmek için köye geldi. Hem temiz hava alacak hem de şehrin gürültüsünden uzaklaşacaktı. Ama bu sefer sırt çantasında sadece giysiler yoktu, yanında gerçek bir metal dedektörü de getirmişti. Kapıda dedesi, küçümseyen bir ifadeyle torununun bu tuhaf aletle uğraşmasını izledi ve dayanamayıp sordu:
“Bu da neyin nesi Eren? Balık tutmaya mı geldin?”
“Dede, bu olta değil. Neredeyse profesyonel bir metal dedektörü. İnternette okudum, burda bir zamanlar altın saklanmış. Bulmaya çalışacağım.”
Yaşlı adam gülümsedi, bahçenin arkasındaki tarlaya düşünceli bir bakış attı ve yavaşça konuştu:
“Bu hikayeyi ben de babamdan duymuştum… Ve sanırım o altının nerde olabileceğini biliyorum. Tek sorun şu: Artık o yerde bir ev var.”
Eren heyecanla yerinden fırladı:
“Peki, beni içeri almaları için konuşabilir misin?”
Dedesi omuz silkti ve kurnazca göz kırptı:
“Konuşurum. Ama orda çukur açmana izin vereceklerini sanmıyorum. Bulsan bile, her şey yasal olarak onların olur. Sonuçta ev onların. Ama yine de denemek istiyorsan… başka bir yol var.”
Eren şaşkınlıkla kaşlarını çattı:
“Başka yol derken?”
“O evde, ailesini ziyarete şehirden yeni bir kız geldi. Onların kızı. Zeki, iyi kalpli… Gösterişsiz, şımarık değil. İşte senin gerçek hazinen!”
“Dede, yine mi aynı şey! Ben kız peşinde değilim, hazine peşindeyim.”
“Kim hazine değil dedi ki?” diye güldü dedesi. “Sadece herkesin hazinesi farklıdır. Eğer onunla arkadaş olup fikrini anlatırsan, belki ailesini ikna eder de bahçede arama yapmana izin verirler. Bulursan bile belki payına düşeni alırsın.”
Eren tereddüt etti ama gözündeki heyecan sönmedi:
“Peki altın gerçekten orda mı eminsin?”
“Kendimi bildim bileli eminim. Babam gizlice anlatmıştı; yüz yıl önce, devrim zamanında bir memur kaçarken altınları gömmüş. Öyle bir kovalamaca olmuş ki köyün yarısını kazmışlar ama bulamamışlar. Sonra üstüne ev yapıldı—iz kayboldu.”
“Ve sen bunca yıl bilip de aramadın mı?”
“Nasıl arayayım? Küreçle her yeri mi kazayım? Hem senin gibi bir aletin de yoktu. Ama şimdi sen geldin…”
“Tamam. Peki bu kızla nasıl konuşacağım?”
“O artık bana değil, kaderine kalmış. Hadi, tesadüfen oradan geçiyormuşuz gibi yapalım. Ben yaprakları kemiren bitlerden bahsederim, sen de lafa girersin, kendini tanıtırsın. Hadi, adam ol!”
Eren biraz daha duraksadı ama kabul etti. On dakika sonra eski evin bahçe kapısındaydılar. Dede ev sahibiyle yavaştan sohbete daldı, Eren ise bahçeye çıkan kızla göz göze geldi. Ayşe. Koyu saçlar, ela gözler ve sıcacık bir gülümseme. Sanki buraya neden geldiğini unutuverdi.
Konuştular. Sonra beraber göle yürüdüler, sonra Ayşe ondan yeni asma gölgelik kurmasına yardım etmesini istedi. Metal dedektörü kutusunda öylece kaldı. Eren her akşam sadece uyumak için dedesine dönüyordu. Ne altından ne de dedektörden bahsetti. Hazinenin önemi kalmamıştı.
Bir hafta sonra dönüş için hazırlandı. Dede piposunu tüttürerek bankta oturuyordu, keyifle sırıttı:
“Eee, hazineyi buldun mu?”
Eren alacakaranlığın çöktüğü gökyüzüne baktı ve gülümsedi:
“Bulduk dede… Ama aradığım değildi.”
“Ben demiştim… Gerçek altın toprağın altında değil, insanların içindedir.”
Metal dedektörü köyde kaldı—bir örtünün altında, ahırda. Ayşe ise Eren’in kalbinde…




