Zeynep ve Serkan sabahın ilk ışıklarıyla bahçeyle uğraşıyorlardı. Ağaçlardan düşen yapraklar sarı bir halı gibi bahçeyi kaplamış, huzur o kadar derindi ki hiçbir şey düşünmek bile istemiyorlardı. Tam o sırada telefonun çalmasıyla sessizlik bozuldu. Serkan ekrana baktı, yüzünü buruşturdu ve karısına dönüp:
“Annem… Bakalım bu sefer ne oldu.”
Hoparlörü açtığında Seval Hanım’ın sert ve telaşlı sesi duyuldu:
“Serkan, hemen hazırlan! Buraya gel.”
“Ne oldu anne?” diye sordu gergin bir sesle.
“Gülşah’ı ve çocuklarını almaya gidiyoruz. Artık dayanamıyorum! Kocası onları evden kovdu.”
Yanında elinde süpürgeyle duran Zeynep’in yüzü bembeyaz kesildi. Gülşah, Serkan’ın kız kardeşiydi. Üstelik çocuklarıyla birlikte evsiz mi kalacaktı?
Zeynep ve Serkan’ın yaşadığı ev, onun hayaliydi. Geniş, bahçeli, yeni mobilyalarla döşenmiş, sıcacık bir verandası olan bu evi birlikte inşa etmişlerdi. Sadece paralarını değil, yüreklerini de koymuşlardı. Serkan başta bu fikre karşı çıkmıştı: şehirdeki dairesini satıp, taşraya yerleşmek, her şeye sıfırdan başlamak… Fakat Zeynep onu ikna etmeyi başarmıştı. Sonunda hayalindeki eve kavuşmuşlardı.
Başta her şey harikaydı. Hatta başta homurdanan kayınvalidesi bile taşınma gününde, “Zeynepçiğim, ne kadar güzel bir ev yapmışsınız!” diyerek övgüler yağdırmıştı.
Sonra işler değişmeye başladı.
Her cuma, saat gibi, Seval Hanım, Gülşah, kocası Ömer ve üç çocuklarıyla birlikte geliyorlardı. Misafir değil, sanki evin sakinleri gibi davranıyorlardı. Yemek Zeynep’e, temizlik yine ona kalıyordu. Ne yardım ne de teşekkür… Zeynep bir gün Serkan’a açılmaya çalıştığında, “Aman canım, aile işte. Yardım ediyoruz,” diyerek geçiştirmişti.
Bir gün, cesaretini toplayıp Gülşah’tan bulaşıkları yıkamasını rica etti. Aldığı cevap ise, “Ne diyorsun sen? Daha yeni kuaförden geldim. Oje bozulur!” oldu. Zeynep dişlerini sıkıp sessizce bulaşıkları kendi yıkadı.
Gülşah bir gün kocası olmadan çıkageldiğinde, Zeynep içinden “En azından biri eksildi,” diye düşündü. Fakat bu rahatlama uzun sürmedi. Gülşah evde bir hayalet gibi dolaşıyor, geceleri ağlıyor, çocuklarına bağırıp çağırıyordu. Seval Hanım durumu açıkladı: Ömer boşanma davası açmış, üstelik Gülşah’ı ve çocuklarını evden kovmuştu. “Daire benim, paylaşılacak bir şey yok,” demişti.
“Ben onları yanıma alamam ki!” diye savunuyordu Seval Hanım. “Benim de bir hayatım var. Yeniden evleniyorum. Sizin yanınızda kalsınlar.”
Zeynep donup kaldı. Onların yanında? Üstelik çocuklarla? Ne zamana kadar?
Serkan gözlerini kaçırdı:
“Bırakamayız ya… Kardeşim sonuç. Yardım etmemiz lazım.”
Gülşah taşındı. Önceden en azından hafta sonları nefes alabiliyorken, şimdi her gün “kreş ve aşevi” gibiydi. Ne Gülşah ne de çocuklar hiçbir işe yardım etmiyor, her şey Zeynep’in üzerine yıkılıyordu. Serkan ise sadece sinirleniyordu: “Yeter artık şikayet etmeyi. Biraz katlan.”
İki ay sonra Zeynep’in sabrı tükendi. Bir kavganın ardından eşyalarını toplayıp bir arkadaşının yanına gitti.
Seval Hanım soğuk bir güvenle aradı:
“İyi yaptın. Git. Bizim ailemize layık değilsin. Bu ev zaten Gülşah’ta kalacak. Serkan onu bizim arazimize yaptırdı. Sana ait hiçbir şey yok burada.”
Serkan gerçeği çok geç anladı. Zeynep’in yanına gitti. Gülşah’ı ve çocuklarını evden kovduğunu, asıl ailesinin kim olduğunu anladığını söyledi. Karısını geri istiyordu.
Zeynep döndü. Fakat artık başka biriydi. Güçlüydü. Ve bir şartı vardı: Bir daha asla evinde yabancılara yer yoktu.
Seval Hanım onları hayatından sildi. Ama Zeynep pişman olmadı.
Bazen mutluluğu inşa etmek için, aile bile saysan, “hayır” demeyi öğrenmek gerekir.




