Düş gibi bir rüyada, her şey bulanık ve keskin aynı anda… Raşanın yüreği ağzındaydı; oğlunun düğün günüydü. Her şey mükemmel olmalıydı: şehrin en iyi restoranı, fotoğrafçılar, canlı müzik, şampanyalar… Onun gururu, küçük Yusuf’u evleniyordu! Ama kime?.. Şüpheli geçmişi olan bir taşralı kıza. Nasıl olurdu? Kucak açmış, yükseltmiş ve evine getirmişti. Raşa hemen anlamıştı: bu Ayşegül onların İstanbul’daki dairesinin peşindeydi.
Genç çift salona girdiğinde herkes ayağa kalktı. Raşa ile kocası Kemal Bey vakur adımlarla yaklaşıp içi dolgun bir zarfla altınları sundular. Her şey en üst seviyede olmalıydı. Ardından gelinin ailesi tebriklerini sundu. Ama… elleri bomboştu. Raşa gözlerini kısıp kocasına eğildi:
“Ne bekliyordun ki? Köylü işte,” diye fısıldadı alaylı bir tavırla.
Tam o sırada Ayşegül’ün babası, Cemal Bey, ceketinin iç cebinden küçük bir kutu çıkardı. Açtı. Raşa anahtarları gördüğünde donup kaldı. Cemal Bey’in sesi sakindi ve kararlıydı:
“Sevgili çocuklar! Eviniz daima ışık ve sıcaklık dolsun. Gerçek bir yuvanız olsun diye… İşte size Ankara’nın merkezinde bir dairenin anahtarları. Artık sizin.”
Sessizlik. Sonra salon alkışlarla çınladı. Raşa’nın yüzü ise bembeyaz kesilmişti. Parmaklarının titrediğini hissediyordu. Bu olamazdı! Bu “köylüler” mi? Başkentte bir daire?
Birden utandı. Alaylarından, küçümseyen bakışlarından, neredeyse zorla dayattığı o saçma evlilik sözleşmesinden… Ayşegül’ü tanımaya bile çalışmamıştı. Oysa bu “taşralı” kız, büyük bir süt fabrikasının sahibinin kızıymış, prestijli bir şirkette yöneticilik yapıyormuş ve Raşa’nın hayal edebileceğinden bin kat daha zeki ve dürüstmüş.
Oysa her şey basit bir şüpheyle başlamıştı.
“Oğlum, o sana layık değil,” diyordu Yusuf’a. “Seninle sadece dairemiz için ilgileniyor. Bak nasıl yapışıyor sana.”
“Anne, yeter. Biz birbirimizi seviyoruz. O iyi biri.”
Ama Raşa ikna olmuyordu. Kocasını arayıp müdahale etmesini istedi. Kemal Bey elinin tersiyle itti: “Kendi kararını versin, artık büyüdü.” Aile dostları Selim’i aradı—Yusuf’la ve aynı zamanda Ayşegül’le çalışıyordu—ama o da gençlerin tarafını tuttu:
“Ayşegül harika bir kız. Hem işinde başarılı hem de iyi kalpli. Oğlun böyle bir kız bulduğuna şükret!”
Raşa pes etmedi. Bu kez başka bir plan kurdu: şantaj.
“Düğün istiyorsanız, evlilik sözleşmesi imzalayacaksınız. Daire bizim, nokta. Üstelik bizimle yaşamayacaksınız, kendi yerinizi bulun.”
Ayşegül sakince kabul etti:
“Tamam, eğer bu sizi rahatlatacaksa.”
Raşa şüpheyle baktı: “Ne kadar kurnaz! Hiç itiraz etmedi… Bir iş var.”
Düğünü bizzat o organize etti. Her şeyin kusursuz olması için uğraştı. Herkes görmeliydi—oğlu en iyisine layıktı. Ama “en iyi”nin kim olduğunu çok geç anladı. Kendi “yüksek mevkili” akrabalarından övünerek bahsederken, Ayşegül’ün annesi, mütevazı ve nazik bir kadın, sadece gülümsüyordu.
Ama evlilik sözleşmesini duyunca dayanamadı:
“Ayşegül, canım… Aile sözleşmeyle değil, güvenle kurulur. Böyle başlarsak, evlenmenin anlamı ne?”
Ayşegül onu sakinleştirdi. Raşa ise içten içe kaybettiğini hissetti.
Şimdi, düğünün ortasında, yüzlerce gözün önünde, nereye saklanacağını bilemiyordu. Onun “fakir” gelini bir iş imparatorluğunun varisiydi. Ailesi “köylü” değil, saygın iş insanlarıydı. En acısı ise—onun verebileceğinden çok daha büyük bir hediye sunmuşlardı. Dizlerinin titrediğini hissediyordu. Yok olmak istiyordu.
O andan sonra törene katılmadı. Sessizce tabağındaki yemeği karıştırdı. Kurduğu her şey yıkılmıştı. Kendini kandırmalar, kibir, ukalalık… Geriye sadece boşluk ve utanç kalmıştı.
Ama en kötüsü, artık Yusuf’un ona bakış şekliydi. Gözlerinde o eski güven yoktu. Anlamıştı. Her şeyi.
Raşa da anlamıştı. Ama çok geçti…




