— Anne, neden böyle bir karar verdin? Biz şimdi sıcak ve rahat bir evde yaşıyoruz, sen ise tek başınasın, bu ıssız yerde, bu eski evde? — Özlem’in sesi küçük bir sitemle, neredeyse gözyaşlarıyla doluydu.
— Endişelenme kızım. Toprağa alıştım bile. Ruhum uzun zamandır sessizliğin çağrısını duyuyordu, — diye sakin bir cevap verdi Ayşe Hanım, valizine son eşyalarını yerleştirirken.
Bu kararı bilinçli bir şekilde, pişmanlık duymadan vermişti. Şehirdeki küçük dairesi — kendisi, kızı, damadı ve torunu ile birlikte dört kişi sıkışmışlardı — artık çok dar geliyordu. Özlem ile Serkan’ın arasındaki sürekli tartışmalar, gergin ses tonları, kapıların çarpılması… Tüm bunlar, evin duvarlarından daha fazla daraltıyordu içini. Artık torunu Ali de büyümüştü ve Ayşe anladı: bir bakıcıya ihtiyaç kalmamıştı. Şimdi onun sevgisi, bir yük gibi hissediliyordu.
Babaannesinden kalan, Konya’nın bir köyündeki bu ahşap ev, ilk bakışta kaderin bir oyunu gibi gelmişti. Fakat eski fotoğraflara baktıkça, bakımsız kalmış elma ağaçlarını, tavan arasında çocukluğundan kalma oyuncakları gördükçe, anladı: Tam da oraya gitmeliydi. Orada huzur, anılar, sessizlik ve… belki de yeni bir başlangıç vardı. Kalbi fısıldadı: Artık zamanı gelmişti.
Taşınmayı bir günde organize etti. Kızı gitmemesi için yalvardı, gözyaşları sel olup aktı, ama Ayşe sadece gülümsedi ve Özlem’in saçlarını okşadı. Kızmıyordu. Gençlerin kendi hayatları, onunsa kendi yolu vardı.
Ev onu yabani otlarla kaplı bir bahçe ve kırık bir çitle karşıladı. Tavan biraz çökmüş, yer tahtaları gıcırdıyor, havada ise nemli ve terk edilmiş bir koku asılıydı. Ama korku ya da şaşkınlık yerine, Ayşe’nin içinde bir kararlılık belirdi. Paltosunu çıkardı, kollarını sıvadı ve temizliğe başladı. Akşama doğru evde ışıklar yanıyor, taze çayın kokusu ve temizlik hissi etrafa yayılıyordu. Sobanın yanına şehirden getirdiği kitapları ve ördüğü battaniyeyi yerleştirdi.
Ertesi gün bakkala gitti — boya, bez, temizlik malzemeleri alacaktı. Yolda, karşı evin bahçesinde bir adamın çapa yaptığını gördü. Uzun boylu, solgun yanaklarına rağmen sıcak gülümsemesi olan biriydi.
— İyi günler, — diyerek selam verdi ilk o.
— İyi günler. Misafir misiniz yoksa yerleştiniz mi? — diye sordu adam, ellerini eski bir havluyla silerek.
— Kalıcı olarak. Ben Ayşe. Ankara’dan taşındım. Büyükannemin evi.
— Ben İbrahim. Karşıda oturuyorum. Yardım lazım olursa söyleyin. Köyde komşular birbirine sahip çıkar, yalnız kalmazsınız.
— Teşekkür ederim. Belki şimdi bir çay içmeye gelirsiniz? Yeni evime hoş geldiniz deriz. Hem daha iyi tanışırız.
İşte her şey böyle başladı. Uzun süre verandada oturdular, reçelli çay içtiler, hayattan konuştular. Meğerse İbrahim duldu. Oğlu İstanbul’a yerleşmişti, nadiren arıyor, ziyarete de pek gelmiyordu. Tıpkı Ayşe gibi, o da uzun zamandır kendini gereksiz hissediyordu.
O günden sonra İbrahim sık sık uğramaya başladı. Tahtalar getirdi, çiti tamir etti, çatıyı onardı. Sobanın yanına saman yığdı. Akşamları fener ışığı altında oturup sohbet ettiler, gençliklerini hatırladılar, kitaplar okudular.
Zamanla Ayşe’nin hayatı düzene girdi. Çiçek tarhları yaptı, elma ağaçları dikti, komşuların koşup geldiği börekler pişirdi. Özlem sık sık arıyor, geri dönmesi için yalvarıyor, özlediğini söylüyordu. Ayşe ise sadece gülümsüyor ve şöyle diyordu: “Kızım, ben burada yalnız değilim. Kendi evimdeyim. Ve uzun yıllar sonra ilk kez doyasıya mutluyum.”
İşte böyle buluştu iki yalnız kalp. Eski duvarların arasında, sessiz sokaklarda, boyu aşan otların içinde. Yeniden başlamanın asla geç olmadığını kanıtlamak için… Ve eski bir evin, yeni bir hayatın başlangıcı olabileceğini göstermek için.




